1923 yılından sonra tek uluslu, tek dilli, tek kültürlü ve tek tarihli bir toplum oluşturma projesini gündemine alan Türkiye Cumhuriyeti’nde, bu projenin uygulanması için en ciddi sorun Kürtler olarak görünmektedir. Çünkü Ermeniler zaten 1915 yılında İttihatçılar tarafından tehcire tabi tutularak ülke dışına çıkarılmış, Rumlarsa büyük mübadele sonucunda büyük oranda Yunanistan’a yollanmıştır. Dolayısıyla ulus-devlet yaratma projesinin önündeki en ciddi sorun Kürtlerdir. Nitekim ilk on sekiz yılda yaşanan çatışmalar ve üç tane büyük Kürt isyanının çıkması bu sorunun kolayca halledilemeyeceğini de herkese göstermiştir.
1938 yılında en büyük Kürt isyanlarından biri olan Dersim İsyanı bastırılınca, bu konuda yeni bir döneme girilmiştir: Bu yeni dönemin temel politikası ise Kürt varlığını hiçleştirmektir. Kürtlerin aslında Türk oldukları söylense de, yapılan Kürt varlığını belleklerden silmek olmuştur. Çünkü Kürtlerin Türk olduğu bile gerekmedikçe söylenip kamu oyunda tartışılmamış, Rum, Ermeni ve Yunan devletine ilişkin ders kitaplarında yer alan ayrımcı söylemler dahi Kürtlere reva görülmemiş, Kürtlerle ilgili her şey göz önünden kaldırılarak yok edilmiştir. Hatta iş o boyutlara vardırılmıştır ki bölgeye 11 Haziran 1935 yılında “Umûmî Müfettiş” [1] olarak atanan Abidin Özmen, Kürtlerin eski tarihlerine ait olduğunu düşündüğü bir çok şeyi yok etmiştir. “Yeni bir uygulama uyarlamak üzere kudurmuş şahsiyet Abidin Üzmen (Cemil Koçak kitabında bu ismi Abidin Özmen şeklinde yazmıştır.) bu kez Kürtlerin tarihi eserlerini yok etmeye musallat edildi. Ülkede dolaşır ne kadar tarihi esere rastlarsa onu parçalar un ufak ederdi. Faşist Abidin Üzmen’in yok ettiğini öğrendiğim eserler şunlardır: 1. Diyarbekîr surlarında Dostki Kürt Devleti’ne ait kazınmış bir taş eser vardı; o taşı yerinden çıkartarak götürüp kaybettirdi. 2. Batman çayı üzerindeki köprünün güneyindeki ayağının en yüksek yerinde Kürtçe bir yazı vardı. Oraya varmak üzere yeni bir duvar örerek sonuçta o yazıya varılarak çekiçlerle oradan kırarak çıkardı. 3. Dicle Nehri’nin kaynağında Biqlin mağarasında eski çağlara ait yazılar, mağaranın taşlarına kazınmış olarak duruyordu. Bir mağaranın kapısında da heykel vardı. Liceli Hesoye Perişanê’ye 500 kağıt vererek, beş sicim ipi de birbirine bağlayarak salındı ve o eserlere varıp tümünü yok ettirdi. Bazılarının üzerindeki eski yazıları sildirip yerine yenilerini yazdırarak onları müzeye kaldırttı. Bu konuda Irak ve Suriye’de Türkiye’den geri kalmamakta idi. Kürtlere ait her şey elbirliği ile ortadan kaldırıldı.” [2]
Bu politikaya bilim adamları da sessizce boyun eğmiş zaman zaman onaylayıp katkıda bulunmuş ve tarihte böyle bir topluluk hiç olmamış gibi davranılmıştır. Aslında bu politikanın temelleri ve teorik olarak ilk dile getirilişi cumhuriyet dönemi öncesidir.
I. Dünya Savaşını kazansa ve iktidarda kalmaya devam etse 1923’ten sonra yapılan bir çok şeyi (buna Kürt politikası da dahil) aynen yapma ihtimali çok yüksek olan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İ.T.C.) 1913 yılındaki Bâbıâli baskınından sonra iktidarı tümüyle ele geçirir. İktidarı ele geçiren grup, İ.T.C. içindeki Türkçü, merkeziyetçi ve süreç içinde Turancılığa kadar savrulacak olan ve başlarında Enver, Talat ve Cemal üçlüsünün bulunduğu askeri kanattır. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, iktidarı ele geçiren bu grup, tek uluslu bir devlet yaratma düşüncesini yavaş yavaş geliştirmeye başlamıştır bile. Öncelikle 1915’te ülkedeki Ermeniler tehcire tabi tutularak ülkeden atılır, ardından 8 Mart 1916 yılında “Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumiyesi” [3] isimli bir teşkilat kurulur. Bu teşkilat, ülkedeki Kürtler, Aleviler ve diğer tüm etnik yada kültürel gruplar hakkında araştırmalar ve incelemeler yapacak ve aslında bu grupları nasıl asimile edeceğine dair politikalarla birlikte bu asimilasyonun temellerini atacaktır. İşte bu süreçte bu komisyonun en önemli işlevlerinden bir tanesi asimilasyona teorik zemin hazırlamak için araştırmalar yapıp yayımlamak olmuştur. Örneğin Baha Said Aleviler hakkında bir araştırma yapar ve bugünde Alevilerin ve devletin çok kullandığı “asıl Türkler Alevilerdir, onlar bozulmamış Türklerdir” teorisini ilk kez ortaya atar.[4] Yine bu komisyonun yayınlarından ilginç bir kitap çıkar. Kitabın adı “Kürdler-Tarihi ve İçtimai Tetkikat-”tır. [5] Yazarı, kitabın üstündeki bilgiye göre Dr. Friç adında biridir ve kitap “Berlin Şark Akademisi” tarafından yayımlanmıştır. İlk bakışta hiçbir sorun yoktur, hatta dönemin bazı Kürt aydınları, Kürtlerle ilgili bir kitabın devlet tarafından yayımlanmasından çok memnun bile olmuşlardır. [6] Ancak kitabın giriş bölümü ve içinde yer alanlar okunduğunda, çok da memnun olunmaması gerektiği gerçeği ortaya çıkar. Çünkü kitap; Kürt diye bir milletin aslında olmadığı, zaten tarihte hiçbir ciddi rollerinin bulunmadığı hatta kendilerine ait bir dillerinin bile olmadığı gibi tezleri çok incelikli bir dille savunur. Böylelikle İ.T.C.’nin Kürtleri asimile etme politikası için teorik bir zemin hazırlanmış olacaktır. Kitapla ilgili bugün bildiğimiz bir başka gerçekse; aslında Dr. Friç diye biri de yoktur ve kitabı aslen bir emniyet görevlisi olan Habil Adem ya da asıl adıyla Naci İsmail Pelister yazmıştır. Ancak kitap ciddiye alınsın diye de bir sahtekarlık yaparak Batılı birinin ismiyle “Berlin Şark Akademisi” gibi ciddi ve dikkate değer bir kurumun ismini vererek sanki batıda yazılmış tarafsız bir kitapmış gibi kamuoyuna sunmuştur. “Başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki bilim çevrelerinde araştırdık ki, böyle bir bilim adamı ya da orientalist (şarkiyatçı, doğubilimci) yok. Sonradan öğreniyoruz ki, Dr. Friç denen kişi, gerçek adı Naci İsmail (Pelister) olan-söz yerindeyse- bin bir adlı Osmanlı Milli Emniyet görevlisi Arnavut kökenli İttihatçı bir sahtekar… Belirlenen kadarıyla, İttihad güdümlü bu tür düzmece kitaplarında şu takma isimleri kullanmış: Habil Adem (mütercim sıfatıyla), Dr.Friç, Frayliç, Prof. Cons Mol, Prof. Johns Moul, Bokkert, Prof. Vayt, Prof. Libah (Habil’in tersten okunuşu), Tebrizi Naci İsmail ve nihayet Naci İsmail. Bunlar belirleyebildiklerimiz. Kim bilir daha belirleyemediğimiz kaç isim kullanmıştır.” [7] Peki kimdir bu adam?
Naci İsmail Pelister ya da Habil Adem Kimdir (?)
Habil Adem hakkındaki bilgiler çok karmaşık ve tartışmalıdır. Bir çok takma isim kullanan ve kimliğini çoğu kez gizleyen Habil Adem hakkında çok değişik ve doğruluğunu ispatlamanın zor olduğu farklı rivayetler mevcuttur. [8]
Bilindiği kadarıyla aslen Arnavut’tur. Doğumu ve ailesi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Babası büyük ihtimalle “alaylı” bir askerdir. Eğitimi için, kendisi; elektrik mühendisi olmak için Almanya’ya gittiğini, felsefe doktoru olarak geri döndüğünü, Almanca, İngilizce ve Fransızca bildiğini söylüyor. Eğitimini tamamlayıp İstanbul’a döner ve burada Mevlanzade Rıfat’ın “Serbesti” gazetesinde gazeteciliğe başlar. Ardında 31 Mart vakası meydana gelir ve Mevlanzade Rıfat bu olaydan sorumlu bulunanlar arsında yer alarak 10 yıl sürgün cezasına çarptırılır. Bu durumdan dolayı gazete kapanır, Habil Adem de işsiz kalır ve yabancı dil bilmesi nedeniyle Devlet Emniyet Teşkilatı’nın tercüme bölümüne alınır. [9]
Habil Adem’in bu dönemde yaşadıkları biraz karışık ve belirsizdir. Hatta bir iddiaya göre: Habil Adem’in başı bir kitap yüzünden derde girer. Buna göre “Londra Konferansındaki Mes’elelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?” Muharriri: Profesör Cons Mol, Mütercimi: Habil Adem, İkbal Kütüphanesi. Şeklinde bir kitap yayımlanır. “…Kitabın yayınlanması üzerine alman elçisi Talat Paşa’ya gelmiş, Almanya’da bu adla bir profesörün bulunmadığını, bu adla bir kitabın yayımlanmadığını ve Almanya’nın bu (kitaptaki) tezi benimsemediğini ve yazar (çevirmen) hakkında kovuşturmaya geçilmesini bildirmiş. Bunun üzerine Talat Paşa Habil Ademi çağırtmış, durumu ondan sormuş, Habil Adem de bu profesörün Alman olmayıp bir Macar olduğu ve bu tezini kitap halinde değil, Budapeşte’de konferans olarak verdiğini ve kendisinin bu konferansı izleyip notlar aldığını söylemiş. Talat Paşa bu yalana kanmış gibi görünmüş ve Habil Ademe Türkiye’den kaçıp gitmesini, bu suretle Osmanlı-Alman ilişkilerinde bir anlaşmazlığa meydan verilmemesini önermiş. Bunun üzerine Habil Adem İtalya’ya gitmiştir.” [10] Ancak yine bir iddiaya göre, Habil Adem burada da rahat durmaz “Habil Adem İtalya’da parasız pulsuz bir durumdadır. Para sağlama çarelerini araştırır. O tarihlerde Arnavutluk’un bağımsız bir devlet olması çabaları vardır. Almanlar ve İngilizler ayrı ayrı güvendikleri kendi adamlarını Arnavutluk’a kral yapmak istemektedirler. Ayrıca Mısır Hidivi (eyalet valisi) Abbas Halim Paşa da Arnavut kralı olma hevesindeydi. Habil Adem, Abbas Halim Paşa’nın bu isteğini bildiği için bundan faydalanmayı ve para sızdırmayı planlar. Planı özetle şöyledir:
Abbas Halim Paşa Kavalalı Mehmet Ali Paşa soyundandır. Arnavutluk’un son kral ailesi Kastrot ailesidir. Bu aile Fatih Sultan Mehmet’in Arnavutluk’u Osmanlı İmparatorluğu’na kattığı dönemde krallık eden ailedir. Şayet Kavalalı ailesiyle Kastrot ailesi arasında bir bağlantı kurulacak olursa bu taktirde Abbas Halim Paşa Arnavutluk tahtına tek ve gerçek mirasçı olmuş olacaktır.
Bu planı uygulayabilmek için Kastrot ailesinin soy ağacını Kavalalı’ya bağlayan bir belgeyi soyağaçlarını hazırlayan bir kilise arşivine sokmak gerekmektedir. Habil Adem bu planını Abbas Halim Paşa’ya iletiyor ve ondan gerekli masrafları sağladığı takdirde bir ceylan derisine bu soy ağacını yazdırıp, Roma’da bir Katolik kilisesi arşivine sokabileceğini bildiriyor. Abbas Halim Paşa’dan uygun cevabı ve gerekli parayı alınca Katolik kilisesi arşivine bu belgeyi (!) oranın papazıyla anlaşarak koyuyor. Daha sonra Habil Adem kilise arşivinde yaptığı bir araştırmada (!) bu belgeyi buluyor. Kamuoyuna sunuyor. Böylelikle Mısır Hidivi’nin Arnavutluk tahtının tek ve gerçek mirasçısı olduğu doğrulanmış oluyor. Bu belgenin ortaya çıkışı politika dünyasını karıştırıyor. Talat Paşa bir anlaşmazlığa meydan vermemek için Habil Adem’i yurda çağırıyor.
Abbas Halim Paşa kendini kurtarmak için Habil Adem’in bu girişimiyle bir ilişkisi olmadığını, Habil Adem’in bunu kendiliğinden yaptığını iddia ediyor ve “Derreddi Müfteriyatı Habil Adem” (Habil Adem’in iftiralarının reddi hakkında) isimli bir kitap yayınlıyor.” [11]
Bunlar ve bunun gibi Habil Adem hakkında anlatılan hikayelerin ne kadarı doğru ne kadarı abartı ya da uydurma bilinmiyor ancak Habil Adem bizzat kendi ağzından sahte isimlerle kitap yazdığını, kendisini çevirmen gibi gösterdiğini itiraf ediyor. “… Öyle ki, on sene evvel neşrettiğim muhtelif eserlerde müdafii olduğum noktayı nazarların birer birer hakikate inkılâb etmiş olduklarını görüyorum. O zamanın tehlikeli ve kararsız hükümeti karşısında, yeni kanaatlerin, yeni tarz telakkilerin neşri güç idi… Vaziyeti çok düşündüm, bir çok suret-i hal tasavvur ettim ve en nihayet kendi şahsımı ortadan çıkarmaktan başka bir çare bulamadım O zaman, kendi eserlerimi muhayyel birer Avrupa muharririne atf eyledim. Efkar-ı umûmiyenin taht-i tesirinde kaldığı bi’l-fi’l sabit olan on iki eser neşrettim. Hepsinde de ben bir mütercim vaziyetinde idim. Mütercimin efkâr (fikir) üzerinde ne tesiri olabilirdi? Hiç!.. “ [12]
Habil Adem İ.T.C.’li yıllarda önemli görevlerde yer alır ve anlaşılan Talat Paşa’nın özel adamı olarak çeşitli görevlerde bulunur. Örneğin yeni kurulan “Aşair ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umûmiyesi” içinde hemen görevlendirilmiştir. Habil Adem’in buradaki görevi aşiretler masasının Türkmenler bölümüne bakmaktır ki burada da yine Avrupalı iki bilim adamının ismiyle Türkmen aşiretleriyle ilgili bir kitap yayınlar ancak bu kitapta adını hiçbir şekilde kullanmaz. Ancak Uydurma yabancı isimler hiç de yabancı değildir. Buna göre “Türkmen Aşiretleri” adlı bu kitabı Dr. Frayliç (Dr.Friç’e ne kadar da benziyor) ve Mühendis Ravlig yazmıştır.
I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi ve ardından İttihatçıların birer birer yakalanarak Divan-ı Harpte yargılanması sürecinde Habil Adem kendisi hakkında da dava açılacağını öğrenir ve İran’a kaçar. Tahminen 1922’de tekrar İstanbul’a döner. Cumhuriyet döneminde resmi bir işe giremeyen Habil Adem daha çok yayıncılık, dergicilik gibi işler yapar. 1930’lu yıllarda Arif Oruç’un çıkarttığı “Yarın Gazetesi”nde yazılar yazdığı gibi yine Arif Oruçla birlikte bir parti kurma teşebbüsünde de bulunur. Ancak gazetenin baskılara dayanamayıp kapatılması sonucu bu macera da biter. Bu arada yine adı sayısız dolandırıcılık olayıyla ve netameli işle ilgili olarak anılır. [13] Habil Adem’in ölüm yılı hakkında da tam bir netlik yoktur. 1938-1940 yıllarında ölmüştür diyenler olduğu gibi , [14] Habil Adem’in 1948 yılında o dönemin CHP muhalifi dergilerinden olan, Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu’da yazılar yazdığını belirterek ölüm tarihinin muhtemelen bu tarihten sonra olduğunu söyleyenler de vardır ki bu düşünce daha doğru görünmektedir. [15]
Kürdler (Tarihi ve İçtimai Tetkîkat) Kitabı Hakkında
Kitap; 1918 yılında Aşair ve Muhacîrin Müdüriyet-i Umûmiyesi neşriyatının üç numaralı kitabı olarak yayımlanmıştır. Kürtlerin kökenini inceleyen bir giriş yazısından sonra kitapta: “Kürd Aşiretleri”, “İran Kürdleri”, “Bugünkü Türkiye Hududu Dahilinde Bulunan Kürt Aşiretleri”, “Musul Vilayeti Kürdleri”, “Mervan Beyleri”, “Fazluye Prensleri”, “Küçük Luristan Prensleri”, “Hısn-ı Keyf Beyleri”, “Baban Beyleri”, “Bitlis Hakimleri” gibi onlarca küçük bölümden oluşmaktadır. Ancak kitabı yazan kişinin yaklaşımını çözmek açısından giriş bölümü büyük önem taşımaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitabın yazarı Kürtlerin aslında Türk kökenli olduğunu söylerken ve asimilasyona teorik bir zemin hazırlarken çok incelikli bir dil kullanmıştır. Örneğin doğrudan Kürtler Türk’tür diye bir şey söylememiştir. Zaten bu, kitabın yayımlandığı dönem düşünüldüğünde söylenmesi ve insanlara kabul ettirilmesi çok güç olacak bir tezdir. Bu döneme baktığımızda ortalıkta, İstanbul gazetelerinde yazan, İttihat ve Terakki’nin içinde bulunan veya bir zamanlar kurucuları arasında yer almış, Kürtçe-Türkçe gazete çıkaran ve Kürt kimliği ile tanınan bir çok önemli insan vardır. Kürt varlığı bu dönemde tartışılması bile imkansız olan bir gerçektir. Bu dönemi anlamamıza yardımcı olacak en iyi örnek belki de şu olabilir: II. Meşrutiyet’ten sonra kurulan derneklerden biri olan “Türk Derneği” toplantı yeri olmadığı için toplantılarını “…Beyoğlu’ndaki sabit ikametgâha geçilinceye kadar Darülfünun, Yeni Gazete İdarehanesi ve Kürt Kulübü gibi yerlerde…” yapmıştır. [16] Yani bu dönemde yaşayan ve kendini Türkçü olarak tanımlayan biri için de Kürt kimliği meşru ve gayet normal karşılanacak ayrı bir kimlikti. Bu nedenle “Kürdler” kitabının yazarı Habil Adem gayet usturuplu bir dil tutturarak Kürt kimliğini silmeye ve Türkleştirmeye çalışmıştır.
Yazar öncelikle bazı iddialarda yer aldığı gibi Kürtlerin asla Arap, Gürcü ya da Kafkas ırkından olmadığını “kanıtlayarak” başlar işine. Ardından: “Kürdler’in bir devr-i tarihleri olmadığı için milli bir (hars-culture) ları da yoktur. Ve âdedleri zabt edilmemişdir. Yalnız Şeref Name sahibi, (Şeref han-ı Bitlisi) vardır ki bu zat Kürdler’in yegane müverrihidir.” Diyerek Kürtlerin tarihi ve kendine özgü bir kültürü asla olmayan bir millet olarak tanıtır ve devam eder. “Bu lisan, kavaidine nazaran, “Hindu-Avrupai” şubesine mensub ve eski Farsi lisanın esasıyla bu günkü ve Şah Abbas zamanındaki İran lisanı arasında kalmış gibi görünüyor. Buna binaen, tam bir millet lisanı olmaktan ziyade muhtelif tesirat altında kalmış bir lisan addolunabilir. Bilhassa şayan-ı kayıddır ki, Kürd kabileleri arasında müşterek olan kelimeler, Kürd, Pehlevi, Zend, Kadim Farsi kadim kelimeleri değildir. Belki Türk, Türk-Arab (Türkçe’deki Arab kelimeleri) yeni Farisi ve Şah Abbas devrine aid Farsi kelimelerdir.” Yani aslında tarihi, kendine özgü bir kültürü olmadığı gibi, Kürtlerin kendine özgü bir dilleri de yoktur, bu dil zaten bir millet dili değildir, İran, Arap, Türk etkisinde kalmış ve bunların karışımı olan bir dildir. [17]
“…Yalnız, Asur salnamelerinde ne Eksanafon’un (Gurdi-Gordy) ve ne de sair şark müverrihlerinin “Kürd” kelimesine tesadüf edilmiyor. Asur hükümeti böyle isimde bir millet tanımıyor… Bu cihet, “Kürd” isminin bir millet ismi olması nazariyesini çürütür ve sonra Doktor Siyc’in kaydettiği: “Şayan-ı dikkatdir ki, kahramanlığa ait şarkılarda, kahramanın ismi zikredilir ve milleti tasrih edilmez. Hiçbir şarkı yokdur ki “Kürd kelimesi bulunsun” ciheti de iddiamızı kuvvetleştirir.” Petersburg akademisi, bu babdaki tetkikatını bu suretle hülasa ediyor: “Kürd kelimesi ‘Hindu-Avrupai’ lügatinde mevcut değildir.” Her şey ne kadar açık değil mi? Zaten tarihi hiçbir belgede de Kürt diye bir isme rastlamıyoruz ve zaten yabancı bilim adamları da (muhtemelen uydurma bilim adamları) tarihte Kürt diye bir ismin var olmadığını söylüyorlar.
Kürtlerin tarihte hiçbir yeri olmayan, kendilerine ait dilleri ve özgün bir kültürleri olmayan dolayısıyla aslında Kürt diye bir şey olmadığını “ispatladıktan” sonra, yazarımız yavaş yavaş lafı getirmek istediği noktaya getirir. “Biliyoruz ki Asuriler zamanında bugünkü Kürdistan’da (Lurdehu) namında Turanlı bir hükümet var idi. Ve bittabi, bunlar da Cengiz’in kullandığı “Kürt” kelimesini isti’mal etdikleri ve Kürd aşiretleri, bu mahalle geldikleri zamanda bu kelimenin zeban-zed olduğu tasavvur olunabilir. Binaenaleyh bu tabir, (Lurdehu) beylerinin unvanıydı ve Kürdler efendilerinin yerlerini işgale başladıkları veyahut ilk geldiklerinde bu hidmet-i mühime gördükleri zaman (Kürd) ismini almışlardır. Bu, en yakın bir nazariyedir. Yeni müverrihlerin hemen hepsi de bu nazariyeyi kabul edebiliyor. Bu suretle de “isim” ile menşe arasında bir münasebet bulmak mümkün oluyor. Doktor Siyc “Kürd” kelimesinin “Lurdehu” kelimesinden müştek addediyor ki, bu da mühim bir iddiadır.” Her şey artık aydınlanmıştır. Kürt kelimesi aslında Lurdehu kelimesinden gelmiştir. Lurdehular da ilk çağlarda Anadolu’da yaşamış Turani yani Türk kökenli bir devlettir dolayısıyla da Kürtler aslında Turani kökenli olan bir halktan gelmişlerdir. Zaten yazara göre yeni tarihçilerin hapsi de bu teoriyi kabul ediyorlarmış. Görüldüğü gibi Habil Adem lafı döndürüp dolaştırdıktan sonra Kürtlerin Türk kökenli olduğunu da ortaya atıvermiştir.
İlk kez Habil Adem tarafından ortaya atılan bu görüş bu dönemde pek ciddiye alınmamış hatta yukarıda belirttiğim gibi bazı Kürt aydınları tarafından, Kürtlerle ilgili kitap çıkıyor diye olumlu bile karşılanmıştır. Ancak Habil Adem’in bu kitabının “kıymeti” 1925’ten sonra anlaşılır. Cumhuriyet döneminin ilk büyük Kürt isyanı bastırıldıktan sonra, Kürtlerin asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi gündeme gelir ve bu uydurma kitap, bu konudaki başyapıt olarak Kürtlerin Türk olduğunu, dillerinin aslında toplama bir dil olduğunu söyleyen herkesin temel dayanağı haline gelmiştir. 1926’da çıkan ve açıkça Kürt diye bir milletin olmadığını Kürtler’in aslında Türk olduğunu söyleyen ilk kitaba baktığımızda tüm temel tezlerini buradan aldığını rahatlıkla görebiliriz. [18]
Kürt tarihi açısından önemli bir dönüm noktası sayılabilecek Habil Adem’in “Kürdler” kitabının giriş bölümünün günümüz harflerine çevrilmiş ve sadeleştirilmiş halini okuyuculara sunuyoruz.
Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumiyesi Neşriyatından: 3
KÜRDLER
Muharriri: Doktor Friç
Berlin Şark Akademisi Tarafından Neşr Edilmiştir.
Tab ve Nâşiri
Kütübhane-i Sâdi
İstanbul Bâbıâli Caddesi
1334
Matbaa-i Orhaniye
KÜRDLERİN MENŞE’İ
Kürdler’in menşei hakkında muhtelif nazariyyeler vardır. Bu nazariyyelerden bizce kabule şâyân olanları bu gün ki tarihi nazariyyelere muvâfık olan ve daha ziyade Kürdler’in canlı müesseselerinden muktebis bulunanlardır. Bu hususda bize en ziyade yardımı dokunabilecek müesseseler ise milli hurâfeler, lisan, edebiyat, dindir…
Milli Hurâfeler: Kürdler’in milli hurâfâtını ikiye taksim etmek lazımdır. Bunlardan bir kısmı İslamiyet’ten evvelki devirlere aittir. Diğer kısmı da İslamiyet’i kabul devirlerinin eseridir. Birinci kısım hakkındaki ma’lûmât, Babil ve Ninova harabe ve taşlarından iktibâs edilebilir. Fakat bu hurâfâtın halk arasında da birer şekline tesadüf etmek mümkündür. Fi-l-hakika, Şark kavimleri İslamiyet’i kabul eder etmez, Arab müverrihlerinin bir takım indî nazariyatına kurban oldular ve İslam milletlerinin hepsi de menşe’lerini İslamiyet dahilinde, Arab aileleri içinde aramak mecburiyetinde kaldılar. İranilerden başka hiçbir şarklı Müslüman millet yoktur ki, İslamiyet alakasıyla Arablığı menşe’ tanımasın! Kürdler de aynı neticeyi kabulde muztarr kaldılar. Bu sebebledir ki Kürd ihtiyarları, kendilerinin Arab nesline mensub olduklarını iddia ederler. Fakat İslamiyet nazariyyatının kabul edemeyeceği bir nakil vardır: ez- cümle Kürdler’in bir yılana taabüdd ettikleri ve gerek Arab gerek Acem muhaccimelerine mukabil bu yılanın muhafaza edildiği, Acem ve Arablar’ın istilalarını müteakibde mâbud yılanın himaye olunduğu ve buna her gün iki insan beyni verildiği hikaye ediliyor. Rusya Hariciye Nezareti şark Akademisi memurlarından “İtalinski” bu ciheti kayıt ederek diyor ki: “Kürdlerin bu hurâfeleri şayan-ı dikkatdir. Zira İslamiyet devrinde yılan mâbud olamaz. Binaenaleyh, bu macera daha eskidir ve muhacimler de Arablar değildir. Belki, Asuriler veya ‘Sümer, Akad’ lar dır. Sonra Kürdlerin Arab olduklarını gösteren esaslı bir Kürd hurâfesi yoktur. Binaenaleyh Arab menşei Kürd vicdanında o kadar kuvvetli değildir.
Zaten Arap menşei meselesini ortaya atanlar (mürevvec-üz-zeheb)) sahibi İslam müverrihlerinden Mesudi ve (bürhân-ı kati’) sahibi ebu İshak-ül Farisi gibi İslam müverrihleridir. Arab nesebi meselesinin hakkıyla ruh-i milletde yerleşememesi de bunun neticesidir. Yalnız, bazı Kürd hocaları bu fikri ara sıra tekrar ederek neşr etmişlerdir.
Kürd ahalisi arasında mevcut bir diğer kanaate göre Kürdler Nuh’un oğullarıdır. Bu nazariyye, Kurûn-ı ûlâda yaşayan her milletde vardır. Türkler, İraniler, Yunaniler, Palajlar, Arablar, Museviler, Kürdler, Çerkesler hap bu nazariyyeyi serd ediyorlar. Yalnız, Yunaniler arasında isimlerde ihtilaf vardır. Fakat tedkikat-i âhireden anlaşılmıştır ki, tufan-i Nuh bir mebde-i tarih olarak kabul olunmuş bir nazariyedir. Kurûn-ı ûlâ ve belki de kabl-et-târih medeniyetleri, bu nazariyyeyi kabul ederek etrafa yaymışlardır. Zaten, bu nazariyye beynelmileldir. Milli kıymete haiz değildir. Binaenaleyh Kürdlerin milli bir an’anesi olamaz
Bazı Kürd masallarından istihrâç edilmiş bir hurâfe daha vardır. Kürdler, cenûb cihetlerinden, ovalardan bu dağlık araziye gelmişler ve buradaki yaylarda yerleşmişlerdir. Esasen ova halkı olan Kürdler, bu tazyik üzerine dağlı olmuş, fakat hayatlarını mevsimlerin tehâlüfüne göre tanzim etmişlerdir. Kembriç Darülfünun muallimlerinden Asur yazısı mütehassısı doktor (Sayc) bu nokta-i nazarı Asur taş levhaları mündericâtıyla mukayese ediyor. Ve âtideki neticeyi çıkarıyor: Bu hurâfe Kürdlerin bir takım esirler olduğunu gösterir. Asuriler bunları İran’ın merkezi cihetlerinden Kürdistan dağlarına sevk etmişlerdir. Zira Asur hükümeti zamanında bu gün ki Kürdistan’da (Luhurdu- ya da Lohurdu) namıyla bir hükümet-i Turaniye var idi. Asur salnameleri bu hükümetin pek kuvvetli olduğunu ve Asur hükümetini tazyik ettiğini kayıt ederler. Buna binaen, Romalıların, Sırpları Balkanlara getirdikleri gibi Asuriler de Kürdleri bu kıtaya sevk etmişler ve bu suretle de istila ettikleri (Luhurdu) hükümetini munkarız etmeğe muvaffak olmuşlardır.
Fakat, bu kanaat Kürd ahalisi arasında mevcut değildir. Binaenaleyh bu da milli bir kıymeti haiz olamaz.
“Kürd” kelimesiyle “Gürci” kelimeleri arasında münasebet-i lafziye meselesi de vârid olabilir ve bu halde Kürdlerin Kafkas aileleri ile münasebetleri de düşünülebilir. Fakat bu babda hiçbir kayıt yoktur. Bil netice bu hurâfe de meçhuldür ve aynı zamanda Kürd maâşir-i vicdanında yaşayan bir şey değildir.
Milli Kürd masallarında başka hurâfeler de vardır. Fakat şâyan-i dikkattir ki, bu hurâfeler uzak bir maziye ait bir şey nakil etmezler. Milli hayat kısmında mufassalan gösterileceği üzere, bütün bu masallar mahdud bir daire dahiline inhisar etmektedir. Sonra bu masallar içinde muazzam bir hükümet hayatı, zafer gururu, müstakil milletlere mahsus büyük fikirler, hukûki, ahlâki, bedii hususiyetler bulunamaz. Mevzular, münferid bir kabile hayatına aitdir. Ya büyük Şark milletlerinden birinin istila devrine ait münferid bir macera veya bir şahsın sergüzeştidir. Bu masallar, Kürdlerin şahsiyetleri hakkında iyi bir fikir verebilir. Fakat menşeleri hakkında hiçbir kati netice gösteremez. Sonra, bu masallar da Arab nesebi veya sair bir diğer millet nesebi mevcut değildir. Kürd, kendisini Kürd biliyor, kabilelerin şarkıları, çalgıları, hayatlar ve düşünceleri de Kürdlük kanaatine göredir.
Bu neticeden anlaşılıyor ki, Kürdlerin böyle bir tarihi mebde’leri yoktur. Yalnız şu ciheti kayıt edelim ki, biz İslamiyet’den evvel ki devri murad ediyoruz ve tarihi mebde’ de o zamanlara ait olursa, bir kıymeti haiz olabilir. Kürdler İslamiyet’i kabul ettikleri zaman bazı tarihi devirler geçirmişlerdir. Fakat zikredileceği üzere, bu devirlerin bir kıymet-i müstakilesi yoktur ve Kürdler’de müstakil bir vicdan teşkil edememişlerdir.
Din: Kürdler, ekseriyetle İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Fakat İslamiyet’i kabul etmeyen Kürdler de vardır. Bunlar gayet az ve daha ibtidâî bir hayat yaşayan bir takım kabilelerdir. Bunlar İran’daki Mecusilere benzerler. Nasıl ki eski İran medeniyetinin hakiki varisleri olan bu Mecusi İranileri, bugünkü Acem “enmûzec-Type” i ad edemiyorsak, bu Mecusi Kürdleri de asıl Kürd enmûzeci kabul edemeyiz. Bunların ikinci derecede bir ehemmiyetleri vardır ve be-heme-hâl temsil etmek, ekseriyetin vicdan-ı ictimiyâiyyesı dahiline girmek mecburiyetindedirler.
İslamiyet, Kürdler arasında şekl-i aslisini muhafaza edememiş ve milli adetlerden pek çok müteessir olmuştur. İslam Kürdlerde, bu gün iki mühim şube vardır.
1. Sünni Kürdler
2. Şii’ Kürdler
Bu iki büyük şube Türkiye, Kafkasya ve İran Kürdleri arasında müteaddid aşiretlere maliktir. Fakat ekseriyet üzere, Sünniler Türkiye dahilindedir. Bunlar da bir takım tarikatlara münkısımdır. Bilhassa, Kadiri ve Rufai gibi daha fazla salâbet-i dîniyyeyi icab ettiren tarikatlar pek müteammimdir. Aşiretler arasında Yezidilik, Kızılbaşlık ve eski “Mazdeizm” nazariyyatına müstenid bir takım tarikatlar görülmüştür. Fakat Sünni mezahib aşiretler daha çoktur. Kürd milli vicdanı İslamiyet’i aynıyla değil, kendi zevkine uygun bir tebdil ile kabul etmişdir.
Binaenaleyh Kürdler İslamiyet’e milli bir kıymet vermişler ve İslamiyet’in kıymetini kendi adetleri dahilinde takdir etmişlerdir. Kürdlerin İslamiyet’e bu hususiyeti nasıl verebildikleri garip bir keyfiyettir. Çünkü İslam milletleri içinde Arab tesiratından kurtulan İranilerden başka bir millet yok gibidir. Şiilik, Arab medeniyeti önüne İran medeniyetini ikame etdi. İran’ın mazisi buna müsâid idi. Fakat Kürdler, bu kuvveti nereden alabiliyorlar? “Malkolm” bunu şu suretle izah ediyor: Kürdler, Şiilerle Sünnilerin muharebe sahalarında yaşıyorlar ve galiblerin tesiratına tâbi olarak, muhtelif cereyanlara sürükleniyorlardı. Bu sebeble İslamiyet’den evvelde, münferid aşiretler halinde yaşayan Kürdler, muhtelif hükümetlerin; İranilerin, Romalıların, Türklerin, Bizanslıların idareleri altında müteferrik bir halde kalmışlardı. Binaenaleyh Kürd milleti, müteferrik ve her aşiret, bir hususiyeti haiz idi. Bunun içindir ki İslamiyet’in tarzı aynı şekilde değildir. Çünkü aşiret hayatında an’aneler pek kuvvetlidir. Bu hayat, din gibi âlem-şümûl nazariyyat ile ülfet edemez. Sonra, daire-i hayatda mahduddur. Hareketlerinin hiçbir kayda, murakabeye tabi olmaması da aşiret halkına yüksek lâ-yüs’sel bir serbesti verir. Bu halk, istediği şekilde hareket eder. İstediğini yapar, istediğini reddeder. Küçük ve sahipsiz hududu dahilinde bir vâzı-ı kanûn gibidir. Kürdlerin milli an’aneleriyle İslamiyet’i mezc edebilmelerinin sebebi budur. Burada mühim bir noktayı işaret edelim: İslamiyet hüsn-i rıza ile kabul edilmemişdi. Kürdlerin geşt ü güzâr etdikleri mahallerde İslamiyet intişar ediyordu: Bittabi, bir Arab istilası tazyiki var idi. Bu tazyik, Kürd aşiretlerine de tesir ediyordu. İşte bu mecburiyet, İslamiyet’in kabulünü icab eddirdi. Fakat her aşiret münferid ve hulûli mümkün olmayan bir alem idi. Bunlar istedikleri şekilde bir İslamiyet tesis etdiler ve bilahare şark, İslam muharebelerinde müteessir oldular.
Bir aralık bütün Kürdler Şiiliği kabul etmişlerdi. Fi-l-hakika Şiilik de ecnebi bir müessese idi. Fakat Şiilik altında aşiret adetleri ibka edilebiliyordu. İslamiyet kendi prensipleri dahilinde münakaşa ediliyor ve bu suretle dinin esası baki kalıyordu. Yalnız din ile beraber getirilen adetler:- Arab kanunu, Arab hissiyatı- reddediliyordu. Kürdler bu mücadelede kazanıyorlardı ve bugün de Kürd aşiretleri bu sayede kurtulabilmişlerdir. Buna binaen, İslamiyet Kürd hurâfâtına esaslı bir tesir icra edememişdir. Ve tıpkı İran hurâfâtı gibi, Kürd hurâfâtı da istiklalilini muhafaza edebilmiştir.
Yalnız Türkiye’deki Kürdler arasından, bir şehirli sınıfı teşekkül etmeye başlamışdır. İran ve Kafkas Kürdleri, böyle bir şehir hayatına girmemişlerdir.
Şeref Han’ın İddiası: Kürdler’in bir devr-i tarihleri olmadığı için milli bir (hars-culture) ları da yoktur. Ve adedleri zabt edilmemişdir. Yalnız Şerefname sahibi, (Şeref han-ı Bitlisi) vardır ki bu zat Kürdler’in yegane müverrihidir. Fakat bu zat tarihinde, İran tesîrat-ı târihiyesinden kurtulamamış ve daima İran müverrihlerinin nazariyyatına istinâd ederek Kürdlerin İran ahalisinden olduğunu iddia eylemiştir. Mûmâ-ileyhün iddiasına göre Kürdler (Yehu Desb) –Dehak ismiyle meşhurdu– zamanında hicret ederek, Kürdistan dağlarına çıkmışlardır. Sebeb-i hicret olmak üzere de hükümdar Yehu Desb’in zulmünü gösteriyor. Bu hükümdar, her gün iki insan beyni yiyormuş, fakat aşçıları vatandaşlarını öldürmek istemediklerinden, insan beyinleri yerine kuzu beyni vermeye başlamışlar ve kurbanlık insanlar da, birer birer Kürdistan dağlarına firar etmişler ve orada Kürd neslini tesis eylemişlerdir.
Bu nakil, İran tarihine aid bir fasıldır. Firdevsi’nin Şehname’sinde de aynı şekle tesâdüf ediliyor. Kürdler bu hükümdarın halli zamanına tes’îd ediyorlar. Her sene Ağustos’un on birinci günü, (Demavend) şehrinde bir merasim yapılıyor ve buna
“İd-i Kürdi” veya “mürevvec-üz-zeheb” sahibi (Mesudi) nin kavline göre de “el mihr-i cân” bayramı ismi veriliyor.
Burada İranlılar ile Kürdler arasında bir münasebet izleri görülüyor. Bu münasebetin hali için muhtelif nazariyyeler serd edilmişdir. İngilizce “İran Tarihi” muharriri (Sir J. Malcolm) bu rivayetin âdi bir istibdad timsali olduğunu ve Kürdler’in İranlılardan aldıklarını iddia ediyor. Halbuki Alman müverrihlerinden (Hammer) diyor ki “Bu , Kürd nesli hakkında yegane tarihi bir fıkradır. Fakat bu fıkrayı şu suretle halletmelidir. Yezidilik ile Şemsilik İran dinlerinden idi. Bunlardan şemsilik İran’da, asıl Yezidilik de Kürdistan’da intişâr etmşdi. Halbuki Yezidi Kürdleri İran’dan geldiklerini görüyoruz. O halde, şu nazariyye tezahür ediyor. İran’da (Ehrimen)e ibadet eden bir kısım halk, (Hürmüz)e ibadet edenlerin yanından ayrılmaya mecbur olmuş ve bir müstemleke halinde Kürd dağlarına gelmişlerdir.”
Fakat diğer müverrihlerin tedkîkatı Dehak meselesini kâbil-i münâkaşa bir şekle koyuyor. Kürdler, Dehak zamanında hicret ettiklerini kabul ediyorlar. Dehak’ın ise İranlı olduğu kanaati hemen yok gibidir. Eski müverrihler bu hükümdarı Suriyeli, Arab, Keldani addediyorlar. Yeni müverrihler ise bu hükümdarın Asur hükümdarlarından biri olduğunu kabul ediyor. Zaten Firdevsi’nin, zaman-ı hükümetini bin sene göstermesinden anlaşılıyor ki, Dehak bir hükümdar değil, bir aile idi ve bin sene kadar İran’ı istilası altında bulundurmuştur. Bu devirde bazı İran kabilelerinin şimal tarafından iskan edildiği vârid olabilir. Zira şimalde de bir hükümet var idi. Ve bu hükümet Asurileri taciz ediyordu. Şerefname hibir zaman Kürdler’in müttehid bir idare teşkil edemediklerini kabul ediyor. Bu neticeden de şu istihrâc edilir: Kürdler muhtelif zamanlarda muhtelif aşiretler halinde Kürdistan dahiline sevk edilmişler ve daima da bu halde kalmışlardır. Bu ciheti, (Şerafeddin-i Bitlisi) bila-itiraz kabul etmektedir.
Lisan ve Edebiyat: Lisanlarına nazaran, Kürdler’in “Ari” ırkına mensub oldukları anlaşılıyor. Fakat bu lisanın şekli meselesi de tamamıyla halledilememişdir. Zira, bu gün Islavca söyleyen eski Türk Bulgarlar, Romence söyleyen eski Palajlar, Almanca söyleyen eski Rusyalılar, İngilizce söyleyen eski Normanlar, Arapça söyleyen eski Berberiler, Mısırlılar ve kadim Asuriler vardır. Küçük ve mazileri mübhem milletler için lisanın bir ehemmiyeti kalmamıştır. Petersburg akademisi tarafından neşr edilen “Kürdçe-Rusça-Almanca Lügat” kitabında “8307” kelime vardır ki bu kelimeler âtideki kısımlara tefrik edilir.
Lisan:
Aded- Kelimât
Pehlevi (eski) 370
Zend 1240
Türk(eski Türkmen) 3080
Ermeni 220
Arab (Yeni lisandan) 2000
Farisi (Yeni edebiyattan) 1030
Asıl Kürd 300
Çerkes (eski) 60
Kürdçe (eski lisandan) 20
Keldani 108
Bu listede en büyük yekunu iki lisan teşkil ediyor:
Türk şubesi: 3080 kelime
İran şubesi: 370+1240+1030 = 2640 kelime
Arab şubesi de mühim gibi görünüyor. Fakat hakikatde öyle değildir. Zira buradaki Arab kelimeleri dini ıstılahat ve bir takım ilmi kelimelerdir ki Türk aşiretleri arasında müsta’mil değildir. Sonra, melul, melus, mülhem, tahammül, tahvil, işgâl, iğfâl, vesaire şeklinde olan Arab kelimeleri, Arab lisanıyla alakasını kesmiş, Türk lisanına girmiştir. Zira bunların manâlarında ve suret-i isti’mâllerinde pek ziyade tehâlüf vardır. Ve bu kelimeleri, Türk lisanını tahsil eden Kürdler söylemektedir. Binaenaleyh bu gibi Arab kelimelerini de Türk şubesine ithal etmek lazımdır ki bu suretle Türk şubesi pek yüksek bir yekûna bâliğ olur.
Lakin, Kürd lisanının kavaidi Aridir. Ve bu kavaid, doğrudan doğruya Farsi lisanın bir şubesidir. Binaenaleyh Kürd lisanı ile kelimeleri arasında bir nisbet bulmak güçdür. Bilhassa Kürd hayatını teşkil eden yayla ve dağ kelimelerinin kısm-i âzamı da Türkçe’dir. Ve aslen Kürdçe olan “300” kelimeden “107” kadar kelime de dağ hayatına ait tâbirat için kullanılır. Fakat bu cihed bütün Kürdler arasında müttehid değildir. (Kelhur) ailesiyle (Kırmanç) ailelerinden dağ kelimeleri Çerkes lisanından ve Tatarca ile mahlût bir lisandan me’huzdur. Sonra, lisanın cümle şekli müttehid gibidir. Tabi bir milletin lisanını da bu “Cümle Şekli” ifade eder. Bu lisan, kavaidine nazaran, “Hindu-Avrupai” şubesine mensub ve eski Farsi lisanın esasıyla bu günkü ve Şah Abbas zamanındaki İran lisanı arasında kalmış gibi görünüyor. Buna binaen, tam bir millet lisanı olmaktan ziyade muhtelif tesîrat altında kalmış bir lisan addolunabilir. Bilhassa şâyan-ı kayıddır ki, Kürd kabileleri arasında müşterek olan kelimeler, Kürd, Pehlevi, Zend, Kadim Farsi, kadim kelimeleri değildir. Belki Türk, Türk-Arab (Türkçedeki Arab kelimeleri) yeni Farisi ve Şah Abbas devrine aid Farsi kelimelerdir.
Bununla beraber lisanın fiillerinde de bir ayrılık vardır. Yalnız yeni Farsi şekli bir intizam tahtında devam ediyor. Asıl Kürdçe fiiller münferid ve tasdiksiz bir takım kelimelerdir ki “fiil”den ziyade “isim” addolunabilir. Bu suretle, lisanın şekli gaib olmuş ve istilaların tesiratı altında da yeni bir lisan halitası hasıl olmuşdur. Profesör Weber diyor ki: “ Kürd lisanı, bir lisan halitası da değildir. Belki bir kelime halitasıdır.” Bittabi, bu dereceye kadar inhilal eden bir lisanın tekrar ihyası mümkün değildir. Binaenaleyh eski Kürd lisanı hiçbir suretle hal ve tasnif edilemez. Görülüyor ki lisan, Kürdler’in menşeleri hakkında kati hiçbir netice vermiyor. Sarf ve nahv esasının “Hindu-Avrupai” şubesine aid gibi görünmesiyle milletin menşe’ini tayin etmek doğru olmaz. Böyle bir nisbet için, fiillerden başka bir âmil doğru değildir. Kembriç Darülfünun tarih-i kadîm muallimlerinden (Siyc) Kürdler’de bir edebiyatın mevcut olduğunu söylüyor:
Bu edebiyat pek iptidai bir halde olmayıb bir takım şiirler, şarkılar, mâd-i lezaize, aşka ve bir sergerdenin bir eşkıyanın kızlara muhabbetine, (Kurre-i Fâtıma) [19] ya ve dağlara aiddir ki bunlar, Kürdlerin hayatından birer parça addedilebilir. Bu kısımdan olarak daha bir takım şiirler vârid ki, bunlar milli Kürd hayatına ait olmayıb Arab, Türk, Farsi lisanını tahsil ederek Osmanlı, İran, Arab edebiyatlarının taht-ı tesîrinde kalan şehirleşmiş bazı Kürd mellaların eserleridir. Masallar da, Kürd malı değildir. Bunlar bin bir gece hikayelerindeki eski şark medeniyetinin birer ibtidai şeklidir. Ve on bin sene evvel başlamış bir devre ait hikayelerdir ki, bu masallar, gerek Türklerde, Arablarda, Acemlerde, gerek Asuriler ve gerek Tatarlarda aynı şekilde menkuldür. Hatta Çerkesler, Gürciler ve Kafkasya’nın sâir kavimleriyle Ermeniler bile bu masalları nakil ederler. Bunlar, beynelmilel Asya masalları adedine dahildir.
Asıl mühim nokta şarkılardır. Bunlar, eski bir devirden kalma olmadıkları için eski ve kabl-üs-selam Kürt hayatından bahsetmezler. Bunların çoğu Türklerin istilasından sonraki devirlere ait olub hayat-ı umumiyesine nazaran 350-400 seneyi tecavüz etmezler. Mevzular her yerde aynı ibtidâîliktedir fakat, (Lur) ve (Kuran) kabileleri arasında bir mevzu münasebeti nazar-ı dikkati celb etmektedir. Şive ve bilhassa tâbirler, teşbihler, duygular arasında pek bariz farklar vardır. Bu farkları, âtideki dört büyük şubede görüyoruz.
1. Kurmanc = Kurmac
2. Lur = Lor
3. Kelhur- Gelhur = Lek
4. Kuran
Binaenaleyh Kürd milli edebiyatında menşe’ meselesini halle yarayabilecek bir mahiyeti görülmüyor.
Kürd Kelimesi: Yeni usûl tarih, millet ismine de bir ehemmiyet-i mahsûsa atfeder. Binaenaleyh, isme nazaran da Kürdlerin menşe’ini taharri edelim.:
Bu isim hakkında uzun mütalaalar vardır. Fakat kelimenin seyrini tahlil ederken, ilk safhada Yunan müverrihlerden (Estrabon)-Strabon- ile (Eksanafon)-Ksenefonu- görürüz. Bunlar yalnız şimali Kürdistan’dan bahs ederler ve ahâliye (Kalu–K(G)iyd) ismini verirler. (Eksenefon), İran’a giden “On Binler” ordusundan esir olarak avdet edenlerden nakil ile diyor ki: “ Bunlar kendilerine (Gurdi-Gordy) ismini veriyorlar ve beynel halkda bu isim câridir.” Eksanafon’dan sonraki müverrihler de aynı ismi az bir tehâlifle kullanmışlardır. Yalnız, Asur salnamelerinde ne Eksanafon’un (Gurdi-Gordy) ve ne de sair şark müverrihlerinin “Kürd” kelimesine tesadüf edilmiyor. Asur hükümeti böyle isimde bir millet tanımıyor. Halbuki bu gün “Türkiye Kürdistan’ı” namıyla yad edilen bu mahalle ait pek çok muharebeler, mesalihalar ve muahedeler zikrediliyor. Bütün bunlar Hititler gibi Turan’ül asl bir millete atfediliyor. Ahiren, Asur taş salnamelerinden istihrac edilen bu malûmatdan sonra, Eksanafon’un kaydı ehemmiyetsiz kalmıştır. Ve bilhassa Asuri hükümdarı, (Dehak, Dehhak) zamanında bu kıtaya getirildikleri rivayet edilen bu insanlar hakkında bir kaydın bulunması lazımdır. Tabi, Asuriler bunlardan bahsetmişlerdir, fakat başka bir isim tahtında olarak bahs etmişlerdir.
Bu cihet, “Kürd” isminin bir millet ismi olması nazariyyesini çürütür ve sonra Doktor Siyc’in kaydettiği: “Şayan-ı dikkatdir ki, kahramanlığa ait şarkılarda, kahramanın ismi zikredilir ve milleti tasrih edilmez. Hiçbir şarkı yokdur ki “Kürd kelimesi bulunsun” ciheti de iddiamızı kuvvetleştirir.” Petersburg akademisi, bu babdaki tedkîkatını bu suretle hülasa ediyor: “Kürd kelimesi ‘Hindu-Avrupai’ lügatinde mevcut değildir. Cengiz, garb cihetinde bir kabilenin himayesini kabul eylediği zaman, bu memleketde bir (Kürt) tayin ederdi. Bu kaydı İran tabirlerinde görebiliriz.
Aynı zamanda, Çin’de bu usûlün tatbik edildiği mukayyiddir. Ve (Kürt) müstakil veya himayeli (Bey) manasıdır. Fakat “Kürd” kelimesi (Kürt) müdür . Bu hayli müşkül bir meseledir.
Filhakika, “t” ile “d” aynı sedâdadır. Fakat her lisan arasında böyle bir harfle ittihad edilebilecek binlerce kelime vardır ki, bunlar tamamıyla ayrı lisanlar ve kelimelerdir. Bu mesele kelimenin müşabeheti ile değil, tarihi ile halledilebilecekdir.
Biliyoruz ki Asuriler zamanında bugünkü Kürdistan’da (Lurdehu) namında Turanlı bir hükümet var idi. Ve bittabi, bunlar da Cengiz’in kullandığı “Kürt” kelimesini isti’mal etdikleri ve Kürd aşiretleri, bu mahalle geldikleri zamanda bu kelimenin zeban-zed olduğu tasavvur olunabilir. Binaenaleyh bu tabir, (Lurdehu) beylerinin unvanıydı ve Kürdler efendilerinin yerlerini işgale başladıkları veyahud ilk geldiklerinde bu hidmet-i mühime gördükleri zaman (Kürd) ismini almışlardır. Bu, en yakın bir nazariyyedir. Yeni müverrihlerin hemen hepsi de bu nazariyyeyi kabul edebiliyor. Bu suretle de “isim” ile menşe’ arasında bir münasebet bulmak mümkün oluyor. Doktor Siyc “Kürd” kelimesinin “Lurdehu” kelimesinden müştekk addediyor ki, bu da mühim bir iddiadır.
Kürdün Mazisi: İlmin son bir usûl-i tedkîki kalıyor, Kürt tarihinin krokisi nedir?
Kürdlerden ilk bahseden (Eksenafon) diyor ki: “Bu millet müstakil olub on binler istilasında da sarp ve geçilmez bir halde bulunan dağlara çıktılar. Buralardan büyük taşlar yuvarlayarak muhacimlere karşı müdafaada bulunuyorlardı”. Şerefname, bu noktalardan bahsetmez. Eksenefon, bu ahalinin işgal ettiği sahayı pek vâsi’ göstermez. Fakat, Şerefname bunları Basra körfezinden Marguş ve Malatya’nın şarkına, Acemistan dağları hizasına kadar imtidad eden vâsi’ bir saha-i arazide gösteriyor. Bu gün de aynı sahaya dağılmış Kürd kabileleri görüyoruz. Halbuki bu sahada eskiden Asur, Midyat, Sümer, Akad, Hitit ve Lurdehu hükümetleri var idi. Hiç şüphesiz, Kürdleri bu beş hükümetin ahfâdı addedemeyiz. Zira, hemen hemen bütün teşkilatları mâlum olan bu hükümetler ile Kürdler arasında hiçbir münasebet yoktur. Bu meselenin âtideki iki nazariyye ile halli mümkün olabilir.
1. D(Z)ehak ; Midya, Sümer, Akad, Asur, Hitit, Lurdehu hükümetlerini istila etmiş ve buralara İran garbından bir takım halk getirilmişti. Bunlar, hükümetin her tarafında geşt ü güzar ederek etrafa dağıldılar.
2. Asur hükümetinin inkırâzından sonra bunun vâsi’ arazisi dahilinde bir inhilal-i umûmi başlamıştı ve müteferrik aşiretler buralara geliyorlardı. Türklerin ve Türkmenlerin de kısmen bu zamanda geldikleri tarihen mazbutdur. Bazı melez İran aşiretlerinin de bu halde gelmeleri mümkündü.
Bu iki nazariyyenin haricinde bir şey söylenemez. Zira, eğer Kürdler bulundukları sahalarda bir hükümet teşkil eden bir millet olsalardı, nüfuslarının keşif olması icab ederdi. Halbuki pek vâsi’ olan bu sahadaki diğer milletlerin yekûnundan daha azdırlar ve daima başka başka devletlerin himayeleri altında yaşadıklarına dair malûmat-i tarihiye de vardır. “Eksenafon” bunların daima yek diğerleriyle hal-i harbde olduklarını zikir ediyor. Edvar-ı ibtidâîyye tarihi bu halde kalıyor. Sonra, Kurûn-i vasatinin nısf-i ahirine ait vakay-i tarihiye başlıyor ki Şerefname’de bu kısımdan bahsediliyor. Şerefneme’de pek doğru zikredildiği gibi, bütün Kürdleri, cemi bir beylik teşkil etmemiştir. Kürdler müteferrik parçalar halinde ve muhtelif zamanlarda birer müstakil beylik tesis etmişlerdir. Aslen Kürd hanedanından olan Bitlisi – Şerefname müellifi (Şeref Han)-, milletin bütün hayatına ve hurâfatına vâkıf idi. Mümainileyh Kürdlerin dağınık bulundukları mahalde bir hükümet tesis edilmediğini kayıd ediyor. Ve söylediğimiz gibi “Bunlar da İranidir” diyor. Fakat, asırlarca temâdi eden hayatlarından hiçbir şey bilinmiyor. Kaydettiği vaka-i tarihiye ise bugünkü Kürdistan’da teşkil etmiş bir milletin hayatına aitdir. Bu zabıtnamelerden menşe’ ait hiçbir netice istihsal olunmaz.
Kürdlerin mazide mühim bir rol oynamadıklarını izhar eden diğer bir cihet daha vardır. Biliyoruz ki asya tarihinin büyük bir kısmı masal şeklinde tedvin edilmiştir. Bu netice büyük hükümetlerin bütün bütün Asya’yı bir müddet-i muînede taht-i idarelerine almalarından neşet etmiştir. Bu mu’tâd idare müşterek bir takım efsaneler tevlîd ediyordu. Bu efsanelerde bütün Asya milletlerine mensub şahsiyetlerden bahs ediliyor. Halbuki bunlarda Kürd şahsiyetini ve Kürdler’in ahlak ve tabiatlarını tasvir eden bir timsal yokdur. Müverrih “Malkolm” bu mesele ile pek ziyade iştigal etmiş ve bu efsanelerde “Kürt Şahsiyeti” aramış idi. Neticede diyor ki: Efsanelerde Kürdlüğe dair hiçbir kayıt yoktur.
Metnin Sadeleştirilmiş Hali
KÜRDLERİN KÖKENİ
Kürdler’in kökeni hakkında çeşitli teoriler vardır. Bu teorilerden bizce kabule değer olanları; bu günkü tarihi teorilere uygun olan ve daha çok Kürdler’in canlı kurumlarından aktarılmış bulunanlardır. Bu hususta bize en çok yardımı dokunabilecek kurumlar ise milli hikayeler, dil, edebiyat, dindir…
Milli Hikayeler: Kürdler’in milli hikayelerini ikiye ayırmak lazımdır. Bunlardan bir kısmı İslamiyet’ten önceki devirlere aittir. Diğer kısmı da İslamiyet’i kabul devirlerinin eseridir. Birinci kısım hakkındaki bilgi, Babil ve Ninova harabe ve taşlarından alınabilir. Fakat bu hikayelerin halk arasında da birer şekline rastlamak mümkündür. Gerçekten, doğu kavimleri İslamiyet’i kabul eder etmez, Arap tarihçilerinin bir takım kendince teorilerine kurban oldular ve İslam milletlerinin hepsi de kökenlerini İslamiyet dahilinde, Arap aileleri içinde aramak mecburiyetinde kaldılar. İranlılardan başka hiçbir doğulu Müslüman millet yoktur ki, İslamiyet’le ilgisi nedeniyle, Arap kökenli olduğunu söylemesin! Kürdler de aynı sonucu kabule mecbur kaldılar. Bu sebepledir ki Kürd ihtiyarları, kendilerinin Arap nesline mensup olduklarını iddia ederler. Fakat İslami teorinin kabul edemeyeceği bir aktarım vardır: Özellikle Kürdler’in bir yılana taptıkları (kulluk ettikleri) ve gerek Arap gerek Acem saldırılarına karşı bu yılanın muhafaza edildiği, Acem ve Arapların istilalarının ardından, tapınılan yılanın himaye olunduğu ve buna her gün iki insan beyni verildiği hikaye ediliyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı Şark Akademisi memurlarından “İtalinski” bu ciheti kayıt ederek diyor ki: “Kürdlerin bu hikayeleri dikkate değerdir. Zira İslamiyet devrinde yılana tapınılamaz. Bundan dolayı, bu macera daha eskidir ve saldıranlar de Araplar değildir. Belki, Asuriler veya ‘Sümer, Akat’ lar dır. Sonra Kürdlerin Arap olduklarını gösteren esaslı bir Kürd hikayesi yoktur. Bununla birlikte Arap kökenliliği iddiası Kürd vicdanında o kadar kuvvetli değildir.
Zaten Arap kökenli olma meselesini ortaya atanlar, altın değerinde fikirlerin sahibi, İslam tarihçilerinden Mesudi ve doğruluğu kesin ispatlanmış fikirleri olan Ebu İshak-ül Farisi gibi İslam tarihçileridir. Arap soyu meselesinin hakkıyla milletin ruhuna yerleşememesi de bunun neticesidir. Yalnız, bazı Kürd hocaları bu fikri ara sıra tekrar ederek yazmışlardır.
Kürd ahalisi arasında mevcut bir diğer görüşe göre Kürdler Nuh’un oğullarıdır. Bu teori, çok eski çağlardan beri yaşayan her millette vardır. Türkler, İranlılar, Yunanlılar, Palajlar, Araplar, Museviler, Kürdler, Çerkesler hep bu teoriyi söylüyorlar. Yalnız, Yunanlılar arasında isimlerde anlaşmazlık vardır. Fakat sonradan yapılan araştırmalarda anlaşılmıştır ki, Nuh tufanı tarihin başlangıcı olarak kabul olunmuş bir teoridir. İlkçağ ve belki de tarihöncesi medeniyetleri, bu teoriyi kabul ederek etrafa yaymışlardır. Zaten, bu teori uluslararasıdır. Milli kıymeti olan bir şey değildir. Bundan dolayı Kürdlerin milli bir geleneği olamaz
Bazı Kürd masallarından çıkarılmış bir hikaye daha vardır. Kürdler, güney cihetlerinden, ovalardan, bu dağlık araziye gelmişler ve buradaki yaylalarda yerleşmişlerdir. Esasen ova halkı olan Kürdler, bu baskı üzerine dağlı olmuş, fakat hayatlarını mevsimlerin zıtlığına göre düzenlemişlerdir. Kembriç Darülfünun hocalarından Asur yazısı uzmanı doktor (Sayc), göz önünde bulundurulması gereken bu noktayı, Asur taş levhalarının içindekilerle karşılaştırıyor. Ve ilerdeki sonucu çıkarıyor: “Bu hikaye Kürdler’in bir takım esirler olduğunu gösterir. Asurlular bunları İran’ın merkezi cihetlerinden Kürdistan dağlarına sevk etmişlerdir. Zira Asur hükümeti zamanında bu gün ki Kürdistan’da (Luhurdu) namıyla Turani bir hükümet vardı. Asur salnameleri bu hükümetin pek kuvvetli olduğunu ve Asur hükümetini baskı altında tuttuğunu kayıt ederler. Bundan dolayı, Romalıların, Sırpları Balkanlara getirdikleri gibi Asuriler de Kürdleri bu kıtaya sevk etmişler ve bu suretle de istila ettikleri (Luhurdu) hükümetine son vermeyi başarmışlardır.”
Fakat bu görüş Kürd ahalisi arasında mevcut değildir. Bundan dolayı, bunun da milli bir kıymeti olamaz.
“Kürd” kelimesiyle “Gürci” kelimeleri arasında söyleniş ilişkisi meselesi de gelebilir ve bu halde Kürdlerin Kafkas aileleri ile ilişkilendirilmesi de düşünülebilir. Fakat bu konuda hiçbir kayıt yoktur. Sonuç olarak bu hurafe de meçhuldür ve aynı zamanda Kürd topluluğunun vicdanında yaşayan bir şey değildir.
Milli Kürd masallarında başka hikayeler de vardır. Fakat dikkate değerdir ki, bu hikayeler uzak bir geçmişe ait bir şey nakil etmezler. Milli hayat kısmında ayrıntılı olarak gösterileceği üzere, bütün bu masallar sınırlı bir daire içinde sabit kalmaktadır. Sonra bu masallar içinde muazzam bir hükümet hayatı, zafer gururu, bağımsız milletlere özgü büyük fikirler, hukuki, ahlaki, güzel özellikler bulunamaz. Mevzular, kendi başına bir kabile hayatına aittir. Ya büyük doğu milletlerinden birinin istila devrine ait kendi başına bir macera veya bir şahsın serüvenleridir. Bu masallar, Kürdlerin şahsiyetleri hakkında iyi bir fikir verebilir. Fakat kökenleri hakkında hiçbir kesin sonuç gösteremez. Sonra, bu masallarda, Arap soyu veya başka bir diğer millet soyu mevcut değildir. Kürd, kendisini Kürd biliyor, kabilelerin şarkıları, çalgıları, hayatlar ve düşünceleri de Kürdlük düşüncesine göredir.
Bu neticeden anlaşılıyor ki, Kürdlerin böyle bir tarihi başlangıçları yoktur. Yalnız şu ciheti kayıt edelim ki, biz İslamiyet’ten evvel ki devri dile getiriyoruz ve tarihi başlangıçta o zamanlara ait olursa bir önemi olabilir. Kürdler İslamiyet’i kabul ettikleri zaman bazı tarihi devirler geçirmişlerdir. Fakat zikredileceği üzere, bu devirlerin özel bir önemi yoktur ve Kürdler’de onlara özgü bir vicdan teşkil edememişlerdir.
Din: Kürdler, çoğunlukla İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Fakat İslamiyet’i kabul etmeyen Kürdler de vardır. Bunlar gayet az ve daha ilkel bir hayat yaşayan bir takım kabilelerdir. Bunlar İran’daki Mecusilere benzerler. Nasıl ki eski İran medeniyetinin hakiki varisleri olan bu Mecusi İranlıları, bugünkü Acem tipi addedemiyorsak, bu Mecusi Kürdleri de asıl Kürd tipi kabul edemeyiz. Bunların ikinci derecede bir önemleri vardır ve mutlaka temsil etmek, çoğunluğun toplumsal vicdanı içine girmek mecburiyetindedirler.
İslamiyet, Kürdler arasında asıl şeklini koruyamamış ve milli adetlerden pek çok etkilenmiştir. Müslüman Kürdler de, bu gün iki mühim şube vardır.
1. Sünni Kürdler
2. Şii’ Kürdler
Bu iki büyük şube Türkiye, Kafkasya ve İran Kürdleri arasında birçok aşiretlere sahiptir. Fakat çoğunlukla, Sünniler Türkiye dahilindedir. Bunlar da bir takım tarikatlara bölünmüşlerdir. Bilhassa, Kadiri ve Rufai gibi daha fazla din sağlamlığı gerektiren tarikatlar pek yaygındır. Aşiretler arasında Yezidilik, Kızılbaşlık ve eski “Mazdeizm” teorilerine dayanan bir takım tarikatlar görülmüştür. Fakat Sünni mezhebinden aşiretler daha çoktur. Kürd milli vicdanı İslamiyet’i aynıyla değil, kendi zevkine uygun bir değişiklik ile kabul etmiştir.
Bundan dolayı Kürdler İslamiyet’e milli bir kıymet vermişler ve İslamiyet’in kıymetini kendi âdetleri içinde takdir etmişlerdir. Kürdler’in İslamiyet’e bu özelliği nasıl verebildikleri garip bir özelliktir. Çünkü İslam milletleri içinde Arap etkisinden kurtulan İranlılardan başka bir millet yok gibidir. Şiilik, Arap medeniyeti önüne İran medeniyetini ikame etti. İran’ın geçmişi buna müsait idi. Fakat Kürdler, bu kuvveti nereden alabiliyorlar? “Malkolm” bunu şu suretle izah ediyor: Kürdler, Şiilerle Sünnilerin savaş alanlarında yaşıyorlar ve kazananların etkisine tabi olarak, muhtelif akımlara sürükleniyorlardı. Bu sebeple İslamiyet’ten evvel de, kendi başına aşiretler halinde yaşayan Kürdler, muhtelif hükümetlerin; İranlıların, Romalıların, Türklerin, Bizanslıların idareleri altında dağınık bir halde kalmışlardı. Bundan dolayı Kürd milleti, dağınık ve her aşiret, ayrı bir özelliğe sahip idi. Bunun içindir ki İslamiyet’in tarzı aynı şekilde değildir. Çünkü aşiret hayatında gelenekler pek kuvvetlidir. Bu hayat, din gibi evrensel bir teori ile kaynaşamaz. Sonra, hayat tarzları da sınırlıdır. Hareketlerinin hiçbir kayda ve gözetime tabi olmaması da aşiret halkına sorumsuzca bir serbestlik verir. Bu halk, istediği şekilde hareket eder. İstediğini yapar, istediğini reddeder. Küçük ve sahipsiz sınırları dahilinde bir kanun koyucu gibidir. Kürdlerin milli gelenekleriyle İslamiyet’i karıştırabilmelerinin sebebi budur. Burada mühim bir noktayı işaret edelim: İslamiyet iyilikle ve istenerek kabul edilmemişti. Kürdler’in gezip dolaştıkları mahallerde İslamiyet yayılıyordu: Tabiki, bir Arap istilası baskısı var idi. Bu baskı, Kürd aşiretlerine de etki ediyordu. İşte bu mecburiyet, İslamiyet’in kabulünü zorunlu kıldı. Fakat her aşiret kendi başına ve dokunulması mümkün olmayan bir alem idi. Bunlar istedikleri şekilde bir İslamiyet kurdular ve bilahare doğu, İslam savaşlarından etkilendiler.
Bir aralık bütün Kürdler Şiiliği kabul etmişlerdi. Gerçekte Şiilik de yabancı bir kurumdu. Fakat Şiilik altında aşiret adetleri korunabiliyordu. İslamiyet kendi prensipleri içinde tartışılıyor ve bu suretle dinin esası baki kalıyordu. Yalnız din ile beraber getirilen adetler:- Arap kanunu, Arap hissiyatı- reddediliyordu. Kürdler bu mücadelede kazanıyorlardı ve bugün de Kürd aşiretleri bu sayede kurtulabilmişlerdir. Bundan dolayı, İslamiyet Kürd hikayelerine esaslı bir etki yapmamıştır. Ve tıpkı İran hikayeleri gibi, Kürd hikayeleri da bağımsızlığını muhafaza edebilmiştir.
Yalnız Türkiye’deki Kürdler arasından, bir şehirli sınıfı oluşmaya başlamıştır. İran ve Kafkas Kürdleri, böyle bir şehir hayatına girmemişlerdir.
Şeref Han’ın İddiası: Kürdler’in bir tarihi devirleri olmadığı için milli bir (hars-culture) ları da yoktur. Ve âdetleri kaydedilmemiştir. Yalnız Şerefname sahibi, (Şeref han-ı Bitlisi) vardır ki bu zat Kürdler’in yegane tarihçisidir. Fakat bu zat, tarihinde, İran tarihinin etkisinden kurtulamamış ve daima İran tarihçilerinin teorilerinden yola çıkarak Kürdler’in İran ahalisinden olduğunu iddia etmiştir. Bahsedilen kişinin iddiasına göre Kürdler (Yehu Desb) –Dehak ismiyle meşhurdu– zamanında göç ederek, Kürdistan dağlarına çıkmışlardır. Göçlerinin sebebi olmak üzere de; hükümdar Yehu Desb’in zulmünü gösteriyor. Bu hükümdar, her gün iki insan beyni yiyormuş, fakat aşçıları vatandaşlarını öldürmek istemediklerinden, insan beyinleri yerine kuzu beyni vermeye başlamışlar ve kurbanlık insanlar da, birer birer Kürdistan dağlarına firar etmişler ve orada Kürd neslini kurmuşlardır.
Bu aktarım, İran tarihine aittir. Firdevsi’nin Şehname’sinde de aynı şekle tesâdüf ediliyor. Kürdler bu hükümdarın ortadan kaldırılış zamanını kutluyorlar. Her sene Ağustos’un on birinci günü, (Demavend) şehrinde bir merasim yapılıyor ve buna “İd-i Kürdi” veya altın kadar değerli fikirlerin sahibi (Mesudi) nin kavline göre de “el mühr-i can”(bahar bayramı) bayramı ismi veriliyor.
Burada İranlılar ile Kürdler arasında ilişki izleri görülüyor. Bu ilişkinin durumu için çeşitli teoriler dile getirilmiştir. İngilizce “İran Tarihi” yazarı (Sir J. Malcolm) bu rivayetin âdi bir baskıcı rejim örneği olduğunu ve Kürdler’in İranlılardan aldıklarını iddia ediyor. Halbuki Alman tarihçilerden (Hammer) diyor ki “Bu , Kürd nesli hakkında yegane tarihi bir fıkradır. Fakat bu fıkrayı şu suretle hal etmelidir. Yezidilik ile Şemsilik İran dinlerinden idi. Bunlardan şemsilik İran’da, asıl Yezidilik de Kürdistan’da yayılmıştı. Halbuki Yezidi Kürdler’in İran’dan geldiklerini görüyoruz. O halde, şu teori ortaya çıkıyor: İran’da (Ehrimen)e ibadet eden bir kısım halk, (Hürmüz)e ibadet edenlerin yanından ayrılmaya mecbur olmuş ve bir sömürge halinde Kürd dağlarına gelmişlerdir.”
Fakat diğer tarihçilerin araştırmaları, Dehak meselesini tartışılır bir şekle koyuyor. Kürdler, Dehak zamanında göç ettiklerini kabul ediyorlar. Dehak’ın ise İranlı olduğu düşüncesi hemen yok gibidir. Eski tarihçiler bu hükümdarı Suriyeli, Arap, Keldani addediyorlar. Yeni tarihçiler ise bu hükümdarın Asur hükümdarlarından biri olduğunu kabul ediyor. Zaten Firdevsi’nin, bu kişinin hükümranlık zamanını bin sene göstermesinden anlaşılıyor ki, Dehak bir hükümdar değil, bir aile idi ve bin sene kadar İran’ı istilası altında bulundurmuştur. Bu devirde bazı İran kabilelerinin kuzey tarafından iskan edildiği söylenebilir. Zira kuzeyde de bir hükümet var idi. Ve bu hükümet Asurluları taciz ediyordu. Şerefname hiçbir zaman Kürdler’in birleşik bir idare teşkil edemediklerini kabul ediyor. Bu neticeden de şu çıkarılabilir: Kürdler çeşitli zamanlarda çeşitli aşiretler halinde Kürdistan dahiline sevk edilmişler ve daima da bu halde kalmışlardır. Bu durumu, (Şerafeddin-i Bitlisi) itirazsız kabul etmektedir.
Dil ve Edebiyat: Dillerine bakarak, Kürdler’in “Ari” ırkına mensup oldukları anlaşılıyor. Fakat bu dilin şekli meselesi de tamamıyla halledilememiştir. Zira, bu gün Slavca söyleyen eski Türk Bulgarlar, Romence söyleyen eski Palajlar, Almanca söyleyen eski Rusyalılar, İngilizce söyleyen eski Normanlar, Arapça söyleyen eski Berberiler, Mısırlılar ve eski Asuriler vardır. Küçük ve geçmişleri belirsiz milletler için dilin bir önemi kalmamıştır. Petersburg akademisi tarafından basılan “Kürdçe-Rusça-Almanca Lügat” kitabında “8307” kelime vardır ki bu kelimeler aşağıdaki kısımlara ayrılır.
Dil:
Kelime Adedi
Pehlevi (eski) 370
Zend 1240
Türk(eski Türkmen) 3080
Ermeni 220
Arab (Yeni dilden) 2000
Farisi (Yeni edebiyattan) 1030
Asıl Kürd 300
Çerkes (eski) 60
Kürdçe (eski dilden) 20
Keldani 108
Bu listede en büyük toplamı iki dil oluşturuyor: Türk şubesi: 3080 kelime
İran şubesi: 370+1240+1030 = 2640 kelime
Arap şubesi de önemli gibi görünüyor. Fakat doğrusu öyle değildir. Zira buradaki Arap kelimeleri dini tabirler ve bir takım ilmi kelimelerdir ki Türk aşiretleri arasında kullanılır değildir. Sonra, melul, melus, mülhem, tahammül, tahvil, işgal, iğfal, vesaire şeklinde olan Arap kelimeleri, Arap diliyle alakasını kesmiş, Türk diline girmiştir. Zira bunların anlamlarında ve kullanım biçimlerinde pek çok zıtlık vardır. Ve bu kelimeleri, Türk dilini tahsil eden Kürdler söylemektedir. Bundan dolayı bu gibi Arap kelimelerini de Türk şubesine dahil etmek lazımdır ki bu suretle Türk şubesi pek yüksek bir toplama ulaşır.
Lakin, Kürd dilinin kuralları “Aridir”. Ve bu kurallar, doğrudan doğruya Farsi dilin bir şubesidir. Bundan dolayı, Kürd dili ile kelimeleri arasında bir ilgi bulmak güçtür. Bilhassa Kürd hayatını teşkil eden yayla ve dağ kelimelerinin büyük çoğunluğu da Türkçe’dir. Ve aslen Kürdçe olan “300” kelimeden “107” kadar kelime de dağ hayatına ait tabirler için kullanılır. Fakat bu durum bütün Kürdler arasında aynı şekilde değildir. (Kelhur) ailesiyle (Kırmanç) ailelerinden, dağ kelimeleri Çerkes lisanından ve Tatarca ile karışık bir dilden oluşmuştur. Sonra, dilin cümle şekli birleşik gibidir. Tabi bir milletin dilini de bu “Cümle Şekli” ifade eder. Bu dil, kurallarına göre, “Hindu-Avrupai” şubesine mensup ve eski Farsi dilin esasıyla, bu günkü ve Şah Abbas zamanındaki İran dili arasında kalmış gibi görünüyor. Bundan dolayı, tam bir millet dili olmaktan ziyade çeşitli etkiler altında kalmış bir dil addolunabilir. Bilhassa kaydetmek gerekir ki, Kürd kabileleri arasında ortak olan kelimeler, Kürd, Pehlevi, Zend, eski Farsi kelimeleri değildir. Belki Türk, Türk-Arap (Türkçe’deki Arap kelimeleri) yeni Farisi ve Şah Abbas devrine aid Farsi kelimelerdir.
Bununla beraber dilin fiillerinde de bir ayrılık vardır. Yalnız yeni Farsi şekli bir düzen içinde devam ediyor. Asıl Kürdçe fiiller tek tük ve doğrulanmamış bir takım kelimelerdir ki “fiil”den ziyade “isim” addolunabilir. Bu suretle, dilin şekli kaybolmuş ve istilaların etkisi altında da yeni bir dil karması meydana gelmiştir. Profesör Weber diyor ki: “ Kürd dili, bir dil karışımı da değildir. Belki bir kelime karışımıdır.” Tabiki, bu dereceye kadar eriyip dağılmış bir dilin tekrar diriltilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı eski Kürd dili hiçbir şekilde halledilemez ve sınıflandırılamaz. Görülüyor ki dil, Kürdler’in kökenleri hakkında kesin hiçbir sonuç vermiyor. Gramer ve cümle yapısının “Hindu-Avrupai” şubesine ait gibi görünmesiyle milletin kökenini tayin etmek doğru olmaz. Böyle bir ilişki kurmak için, fiillerden başka bir sebep doğru değildir. Kembriç Darülfünun ilk çağ tarihi hocalarından (Siyc) Kürdler’de bir edebiyatın mevcut olduğunu söylüyor:
Bu edebiyat pek ilkel bir halde olmayıp bir takım şiirler, şarkılar, maddi zevklere, aşka ve bir çete başının bir eşkıyanın kızlara muhabbetine, Fatma’nın çocukları Hasan ve Hüseyin, ve dağlara aittir ki bunlar, Kürdlerin hayatından birer parça addedilebilir. Bu kısımdan olarak daha bir takım şiirler vardır ki, bunlar milli Kürd hayatına ait olmayıp Arap, Türk, Farsi dilini tahsil ederek Osmanlı, İran, Arap edebiyatlarının etkisi altında kalan şehirleşmiş bazı Kürd mollalarının eserleridir. Masallar da, Kürd malı değildir. Bunlar bin bir gece hikayelerindeki eski doğu medeniyetinin birer ilkel şeklidir. Ve on bin sene evvel başlamış bir devre ait hikayelerdir ki, bu masallar, gerek Türklerde, Araplarda, Acemlerde, gerek Asuriler ve gerek Tatarlarda aynı şekilde nakledilmiştir. Hatta Çerkesler, Gürciler ve Kafkasya’nın diğer kavimleriyle Ermeniler bile bu masalları naklederler. Bunlar, milletlerarası Asya masalları adedine dahildir.
Asıl önemli nokta şarkılardır. Bunlar, eski bir devirden kalma olmadıkları için eski ve geçmiş zamanlardaki Kürt hayatından bahsetmezler. Bunların çoğu Türklerin istilasından sonraki devirlere ait olup genel olarak hayatlarına bakacak olursak 350-400 seneyi geçmezler. konular her yerde aynı ilkelliktedir fakat, (Lur) ve (Kuran) kabileleri arasında bir konu ilişkisi dikkati çekmektedir.. Şive ve bilhassa tabirler, benzetmeler, duygular arasında pek bariz farklar vardır. Bu farkları, aşağıda belirteceğimiz dört büyük şubede görüyoruz.
1. Kurmanc = Kurmac
2. Lur = Lor
3. Kelhur- Gelhur = Lek
4. Kuran
Bundan dolayı Kürd milli edebiyatında köken meselesini halle yarayabilecek bir içerik görülmüyor.
Kürd Kelimesi: Yeni tarz tarih, millet ismine de özel bir önem atfeder. Bundan dolayı, isme göre de Kürdler’in kökenini araştıralım:
Bu isim hakkında uzun tartışmalar vardır. Fakat kelimenin gelişimini tahlil ederken, ilk safhada Yunan tarihçilerinden Strabon ile Ksenefon’u görürüz. Bunlar yalnız kuzey Kürdistan’dan bahsederler ve ahaliye (Kalu–Kiyd) ismini verirler. Ksenefon, İran’a giden “On Binler” ordusundan esir olarak dönenlerden nakil ile diyor ki: “Bunlar kendilerine (Gurdi-Gordy) ismini veriyorlar ve halk arasında bu isim yaygındır.” Ksenefon’dan sonraki tarihçiler de aynı ismi az bir uyuşmazlıkla kullanmışlardır. Yalnız, Asur salnamelerinde ne Ksenefon’un (Gurdi-Gordy) ve ne de diğer doğu tarihçilerinin “Kürd” kelimesine tesadüf edilmiyor. Asur hükümeti böyle isimde bir millet tanımıyor. Halbuki bu gün “Türkiye Kürdistan’ı” namıyla yad edilen bu mahalle ait pek çok savaşlar, olaylar ve anlaşmalar zikrediliyor. Bütün bunlar Hititler gibi aslı Turani olan bir millete atfediliyor. Asur taş salnamelerinden çıkarılan bu bilgiden sonra, Ksenefon’un kaydı önemsiz kalmıştır. Ve bilhassa Asuri hükümdarı, (Dehak, Dehhak) zamanında bu kıtaya getirildikleri rivayet edilen bu insanlar hakkında bir kaydın bulunması lazımdır. Tabii, Asuriler bunlardan bahsetmişlerdir, fakat başka bir isim altında olarak bahsetmişlerdir.
Bu durum, “Kürd” isminin bir millet ismi olması teorisini çürütür ve sonra Doktor Siyc’in kaydettiği: “Dikkate değerdir ki, kahramanlığa ait şarkılarda, kahramanın ismi zikredilir ve milleti açıkça belirtilmez. Hiçbir şarkı yokdur ki “Kürd kelimesi bulunsun” durumu da iddiamızı kuvvetleştirir.” Petersburg akademisi, bu noktadaki araştırmalarını şu suretle özetliyor: “Kürd kelimesi ‘Hindu-Avrupai’ lügatinde mevcut değildir. Cengiz, batı cihetinde bir kabilenin himayesini kabul eylediği zaman, bu memlekete bir (Kürt) tayin ederdi. Bu kaydı İran tabirlerinde görebiliriz.
Aynı zamanda, Çin’de bu yöntemin uygulandığı kayıtlıdır. Ve (Kürt) bağımsız veya himayeli (Bey) manasıdır. Fakat “Kürd” kelimesi (Kürt) müdür. Bu hayli müşkül bir meseledir.
Gerçekten, “t” ile “d” aynı sedadadır. Fakat her dil arasında böyle bir harfle birleştirilebilecek binlerce kelime vardır ki, bunlar tamamıyla ayrı diller ve kelimelerdir. Bu mesele kelimenin benzemesi ile değil, tarihi ile halledilebilecektir.
Biliyoruz ki Asuriler zamanında bugünkü Kürdistan’da (Lurdehu) namında Turanlı bir hükümet var idi. Ve tabii ki , bunlar da Cengiz’in kullandığı “Kürt” kelimesini kullanırlar ve Kürd aşiretleri, bu mahalle geldikleri zamanda bu kelimenin alışıla gelmiş ve yayılmış olduğu düşünülebilir. Bundan dolayı, bu tabir, (Lurdehu) beylerinin unvanıydı ve Kürdler efendilerinin yerlerini işgale başladıkları veya ilk geldiklerinde bu önemli hizmeti gördükleri zaman (Kürd) ismini almışlardır. Bu, en yakın bir teoridir. Yeni tarihçilerin hemen hepsi de bu teoriyi kabul edebiliyor. Bu suretle de “isim” ile köken arasında bir ilişki bulmak mümkün oluyor. Doktor Siyc “Kürd” kelimesinin “Lurdehu” kelimesinden çıkmış addediyor ki, bu da önemli bir iddiadır.
Kürdün Geçmişi: İlmin son bir araştırma yöntemi kalıyor, Kürt tarihinin krokisi nedir?
Kürdlerden ilk bahseden Ksenefon diyor ki: “Bu millet kendi başına olup on binler istilasında da sarp ve geçilmez bir halde bulunan dağlara çıktılar. Buralardan büyük taşlar yuvarlayarak hücum edenlere karşı müdafaada bulunuyorlardı”. Şerefname, bu noktalardan bahsetmez. Ksenefon, bu ahalinin işgal ettiği sahayı pek düzgün göstermez. Fakat, Şerefname bunları Basra körfezinden Marguş ve Malatya’nın doğusuna, Acemistan dağları hizasına kadar uzanan düzgün bir arazi sahasında gösteriyor. Bu gün de aynı sahaya dağılmış Kürd kabileleri görüyoruz. Halbuki bu sahada eskiden Asur, Midyat, Sümer, Akad, Hitit ve Lurdehu hükümetleri var idi. Hiç şüphesiz, Kürdleri bu beş hükümetin torunları addedemeyiz. Zira, hemen hemen bütün teşkilatları malum olan bu hükümetler ile Kürdler arasında hiçbir ilişki yoktur. Bu meselenin aşağıdaki iki teori ile halli mümkün olabilir.
1. D(Z)ehak ; Midya, Sümer, Akad, Asur, Hitit, Lurdehu hükümetlerini istila etmiş ve buralara İran’ın batısından bir takım halk getirilmişti. Bunlar, hükümetin her tarafında gezip dolaşarak etrafa dağıldılar.
2. Asur hükümetinin bitişinden sonra, bunların düzgün arazisi dahilinde bir genel dağılma başlamıştı ve kendi başlarına aşiretler buralara geliyorlardı. Türklerin ve Türkmenlerin de kısmen bu zamanda geldikleri tarihen kayıtlıdır. Bazı melez İran aşiretlerinin de bu halde gelmeleri mümkündü.
Bu iki teorinin haricinde bir şey söylenemez. Zira, eğer Kürdler bulundukları sahalarda bir hükümet teşkil eden bir millet olsalardı, nüfuslarının keşif olunması gerekirdi. Halbuki pek açık olan bu sahadaki diğer milletlerin toplamından daha azdırlar ve daima başka başka devletlerin himayeleri altında yaşadıklarına dair tarihi bilgiler de vardır. “Eksenafon” bunların daima yek diğerleriyle savaş halinde olduklarını zikir ediyor. İlk çağ tarihleri bu halde kalıyor. Sonra, orta devirlerle en son döneme ait tarihi olaylar başlıyor ki Şerefname’de bu kısımdan bahsediliyor. Şerefneme’de pek doğru zikredildiği gibi, bütün Kürdler, tümü bir beylik teşkil etmemiştir. Kürdler kendi başlarına parçalar halinde ve çeşitli zamanlarda birer müstakil beylik kurmuşlardır. Aslen Kürd hanedanından olan Bitlisi–Şerefname yazarı (Şeref Han)-, milletin bütün hayatına ve hikayelerine vâkıf idi. Bahsettiğimiz kişi Kürdler’in dağınık bulundukları mahalde bir hükümet tesis edilmediğini kaydediyor. Ve söylediğimiz gibi “Bunlar da İranidir” diyor. Fakat, asırlarca devamedegelen hayatlarından hiçbir şey bilinmiyor. Kaydettiği tarihi olaylar ise bugünkü Kürdistan’da teşkil etmiş bir milletin hayatına aittir. Bu zabıtnamelerden kökene ait hiçbir sonuç çıkarılamaz.
Kürdler’in geçmişte önemli bir rol oynamadıklarını gösteren diğer bir cihet daha vardır. Biliyoruz ki Asya tarihinin büyük bir kısmı masal şeklinde kitaplaştırılmıştır. Bu sonuç, büyük hükümetlerin bütün bütün Asya’yı bir müddet kendi yönetimleri altına almalarından doğmuştur. Bu idare süresince ortak bir takım efsaneler doğuyordu. Bu efsanelerde bütün Asya milletlerine mensup şahsiyetlerden bahsediliyor. Halbuki bunlarda Kürd şahsiyetini ve Kürdler’in ahlak ve tabiatlarını tasvir eden bir örnek yoktur. Tarihçi “Malkolm” bu mesele ile pek ziyade ilgilenmiş ve bu efsanelerde “Kürt Şahsiyeti” aramış idi. Neticede diyor ki: Efsanelerde Kürdlüğe dair hiçbir kayıt yoktur.
Alişan Akpınar
Notlar:
* Bu yazı; Vesta Dergisi, Sayı 3-4, Yıl 2004’ de yayınlanmıştır.
[1] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Cemil Koçak, Umûmî Müfettişlikler (1927-1952) (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 84.
[2] Hasan Hişyar Serdî, Görüş ve Anılarım (İstanbul: Med Yayınları, 1994), s. 188-189. Ayrıca bu konuyu farklı bir açıdan inceleyen önemli bir makale için bkz: Serdar Şengül, Fuat Kardeş, “Bir Hafızasızlaştırma ve Yeniden İnşa Projesi Olarak Türk Tarih Tezi ve Kürt Tarih yazımı”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı:96, Bahar 2003, s. 35-61.
[3] Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası (1913-1918) (İstanbul: İletişim Yayınları, 2001).
[4] Murat Küçük, “Mezhepten Millete: Aleviler ve Türk Milliyetçiliği”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce MİLLİYETÇİLİK (İçinde), Cilt:4 (İstanbul: İletişim Yayınları, 2002), s. 902. Nejat Birdoğan, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey) (İstanbul: Berfin Yayınları, 1995) (2.Basım).
[5] Dr. Friç, Kürdler-Tarihi ve İçtimai Tetkikat-, Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umûmiyesi Neşriyatından:3, Kütübhane-i Sadi, İstanbul 1334 (1918).
[6] Kamuran Ali Bedirhan, İçtihad, No:130, 14 Teşrin-i sâni(IX) 1918. Bu yazının transkrip edilmiş ve sadeleştirilmiş şekli için bkz. Vesta Dergisi, Sayı:2, Kış-zivistan 2004, s. 264-270.
[7] Mehmet Bayrak, Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm (Özge Yayınları, Şubat 1999), s. 21.
[8] Bu konuda en derli toplu ve en geniş çalışma için bkz. Mustafa Şahin Yaşar Akyol, “Habil Adem Ya Da Nam-ı Diğer Naci İsmail (Pelister) Hakkında…I-II”, Toplumsal Tarih Dergisi Cilt:2, Sayı:11, Kasım1994, s. 6. Cilt:2, Sayı:12, Aralık1994, s. 17. Burada yazmış olduklarımız da çoğunlukla bu iki makaleden derlenmiştir.
[9] Mustafa Şahin, Yaşar Akyol, aynı makale, s. 9
[10] Abidin Nesimi (Fatinoğlu), Yılların İçinden (İstanbul: Gözlem Yayınları,1977), s. 111-112’den aktaran: M.Şahin, Y.Akyol, aynı makale, s. 7-8.
[11] Abidin Nesimi. a.g.e., s. 112-113’den aktaran: M.Şahin, Y.Akyol, aynı makale, s. 10.
[12] Habil Adem: Ankara ve Avrupa Siyaseti, İstanbul 1339(1923), s. 3’den aktaran: M.Şahin, Y.Akyol, aynı makale, s. 8.
[13] Bu olaylar için bkz. Mustafa Şahin, Yaşar Akyol, aynı makale II, s. 17-19.
[14] M.Şahin, Y.Akyol, aynı makale, s. 12.
[15] Ali Birinci, “Hâbil Âdem Pelister Hakkında”, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:19, Temmuz 1995, s. 54-55. Cüneyt Okay, “Hâbil Adem’e Dair Bazı Notlar”, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 19, Temmuz 1995, s. 56-57.
[16] Füsun Üstel, Türk Ocakları (1912-1931) (İstanbul: İletişim Yayınları, 1997), s. 17-18.
[17] Habil Adem kitabında bir de tablo vererek Kürtçe de yer alan kelimelerin büyük bir çoğunluğunun Türkçe olduğunu anlatır. Ne ilginçtir ki bu sahtekarlıktan on yıllarca sonra bu uydurma kitabı bir DGM savcısı olan Nuh Mete Yüksel, Hacettepe Üniversiteli gençlerin yargılamaları sırasında kaynak kitap olarak göstermiş ve Kürtçe diye bir millet dilinin aslında olmadığını anlatırken bu uydurma kitabı kullanmıştır (Özgür Politika 23 Mayıs 2002).
[18] General Naci Tınaz, Van Tarihi–Kürdler Hakkında Tetebbuat-, Matba-i Ebuzziya, İstanbul 1926. Milli Kütüphane Türkçe Yazma No:4916.
[19] Hazreti Fatma’nın çocukları Hasan ve Hüseyin için kullanılmış olabilir. Zira Kürt semah ve deyişlerinde bu isimler sıkça geçmektedir
Wednesday, 16 December 2009
Seyit Rıza’dan İngiltere’ye Mektup [21 Eylül 1937]

1925 Şeyh Said isyanından sonra, 1 Temmuz 1925′ten başlayarak 7.800 Kürt ailesi sürgüne gönderildi. Yaklaşık iki yıl sonra Bilhamdun’da kurulan birleşik Kürt örgütü Xoybun’un yönettiği Ağrı Ayaklanması’nın sonuçları ve akabinde 7 Eylül 1930′da Ağrı Kürt Cumhuriyeti’nin çöküşü Kürtlere karşı büyük bir saldırı getirdi. Henüz sayısı bile tespit edilmemiş kadar insan yerinden edilerek zorunlu göçe tabi tutuldu ve onbinlercesi öldürüldü. Ağustos 1934′te Kenan Paşa tarafından bombalanan ve 1935′te Elazığ’da ‘ders olsun’ diye asılanlar, Doğu Vilayetleri Sivil Müfettişi Abidin Özmen’in Kürtsüzleştirme Politikası gereği sürgün edilen Kürtler, büyük bir patlamanın habercisiydiler.
25 Aralık 1935′te çıkarılan 2884 sayılı Tunceli Vilayeti İdaresi Hakkında Kanun ile bölgede uygulanan baskıcı yönetim ve General Hüseyin Abdullah Alpdoğan yönetiminde Dersim’de kurulmaya çalışılan garnizonaların tetiklediği Dersim İsyanı, 1937 ilkbaharında Kürtler için yeni bir süreç başlatıyordu. ‘Halkın ulusal haklarına saygılı mahalli bir yönetim’ isteğiyle ortaya çıkan ve çok sonraları bastırılması soykırım olarak kabul görecek olan Dersim İsyanı’nın lideri Seyit Rıza, bu dönemde Avrupa ülkelerinin Dışişleri Bakanlıklarına bir mektup yazarak dikkati bölgeye çekmek ve onlardan yardım almak istiyordu; fakat acıdır ki mektubun muhatapları olayı görmezden gelecekti. Türk Hükümeti’nin sansür kararı gereği isyanla ilgili gazete haberlerinin dahi bulunmadığı Dersim İsyanı’nın manifestosu kabul edilebilecek bu mektup, 21 Eylül 1937′de İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na (Foreign Office) ulaşıyor. FO37120864 koduyla arşivlenen bu mektuba cevap olarak İngiltere, mektubun bir kopyasını Türk Hükümeti’ne gönderir ve olayı desteklemediğini diplomatik bir biçimde bildirir.
Seyit Rıza, isyanın manifestosu kabul edilebilecek bu mektubunda nüfusu 3 milyon olan Kürtlerin (1935 yılında yapılan nüfus sayımına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 16.158.018′dir) barış içerisinde özgür yaşamak ve kültürlerini korumak istediğini belirtmektedir. Dahası, Alevi-Sunni herhangi bir ayırım yapmadan bütün Kürtlerin birliğine dikkat çekiyor ve Dersim İsyanı’nın, Ağrı, Zilan ve Beyazıt isyanlarından farksız olduğunu, Kürtlerin kendilerini savunmak uğruna silaha sarıldıklarını belirtiyor. Türk ordusuna karşı çatışmalarda üstünlük sağlayan Seyit Rıza, Kürdistan sözcüğünü kullanıyor ve bu başarının intikamının tüm ülkede Kürtlere uygulanan işkencelerle alınmaya çalışıldığını söylüyor. Nitekim isyanın bastırılmasında 6. ve 7. Türk Kolorduları, Diyarbakır, Urfa, Siirt, Elazığ ve Kürdistan’ın Adana’ya kadar olan bölümüne el koymuştu. Bu, isyanın Kürtlerin tümü açısından önemli olduğunu ve Kürdistan’ın Dersim dışında kalan noktalarında da karşılık bulduğunun açık bir göstergesidir. Seyit Rıza’nın dikkat çektiği bir başka noktaysa Kürtçe gazete ve yayınların yasaklılığı ve anadiliyle konuşanların işkence edilmesi. 1935′te kabul edilen Tunceli Kanunu ile Türkçe dışındaki tüm dillere konuşma, eğitim ve yayın yasağı getirilmişti.
Dışişleri Bakanlığına
Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.
Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı.
Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor.
Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.
Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor.
Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor.
Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor.
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.
Seyit Rıza
Dersim Başkomutanı
Kürd isyanları
A. OSMANLI DÖNEMİNDEKİ İSYANLAR:
1. Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul)
2. Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)
3. Zaza'ların isyanı (1820)
4. Yezidilerin isyanı (1830- Hakkari)
5. Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)
6. Bedirhan isyanı (1835- Botan)
7. Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)
8. Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari)
9. Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)
10. Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan)
11. Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
12. Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)
13. Koşgari isyanı (1920- Koşgiri)
B. CUMHURİYET DÖNEMİ AYAKLANMALARI:
1. Nasturi isyanı (1924- Hakkari)
2. Jilyan isyanı (1926- Siirt)
3. Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır)
4. Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli)
5. Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır)
6. Eruh'lu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani)
7. Güyan isyanı (1926-Siirt)
8. Haco isyanı (1926- Nusaybin)
9. I. Ağrı isyanı (1926)
10. Koçuşağı isyanı (1926- Silvan)
11. Hakkari- Beytüşşebab isyanı (1926)
12. Mutki isyanı (1927- Bitlis)
13. II. Ağrı isyanı
14. Biçar harekatı (1927- Silvan)
15. Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh)
16. Zeylan isyanı (1930- Van)
17. Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs)
18. Oramar isyanı (1930- Van)
19. III. Ağrı harekatı (1930)
20. Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis)
21. Abdurrahman isyanı (1935-Siirt)
22. Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt)
23. Sason isyanı (1935-Siirt)
24. Dersim isyanı (1937-Tunceli)
25. PKK terörü (1984-1999)
C. KURULUP DOĞILMIŞ KÜRT ÖRGÜTLER :
MARKSİST VE LENİNİST ÖRGÜTLER:
- Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)
- Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri (DDKD)
- Devrimci Halk Kültür Dernekleri (DHKD)
- Anti Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği (ASDK-DER)
DİĞER ÖRGÜTLER :
- Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi (TKDP)
- Kürdistan Öncü İşçi Partisi (KÖİP-PPKK)
- Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi ( TKSP)
- Rizgari Örgütü
- Ala Rizgari Örgütü
- Kawa Örgütü
- Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları Örgütü (KUK)
- Kürdistan Sosyalist Harekatı (TSK)
- Kürdistan Sosyalist Birliği (Yekitiya Sosyalista Kürdistan – YSK)
- Tekoşin örgütü
- Kürdistan Kurtuluş Harekatı (TEVGER)
- Kürdistan İşçi Partisi (Partiye Karkaren (işçi) Kürdistan /PKK)
ÖĞRENCİ CEMİYETLERİ:
- Kürt Teali Cemiyeti
- Kürt İstiklal Cemiyeti
- İstanbul Kürt Talebe Cemiyeti
D. BÖLGEDEKİ DİĞER KÜRT HAREKETLERİ :
IRAK:
- Irak Kürdistan Demokratik Partisi ( IKDP)
- Kürdistan Yurtseverler Birliği ( PUK- YNK-KYB)
- Kürdistan Özgürlük Partisi (PÜK)
İRAN:
- İran Kürdistan Demokratik Partisi ( İKDP)
- Kürt İşçileri Devrimci Örgütü ( KOMALA)
SURİYE:
- Kürt Sosyalist Partisi
- Suriye Komünist Partisi
1. Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul)
2. Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)
3. Zaza'ların isyanı (1820)
4. Yezidilerin isyanı (1830- Hakkari)
5. Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)
6. Bedirhan isyanı (1835- Botan)
7. Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)
8. Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari)
9. Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)
10. Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan)
11. Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
12. Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)
13. Koşgari isyanı (1920- Koşgiri)
B. CUMHURİYET DÖNEMİ AYAKLANMALARI:
1. Nasturi isyanı (1924- Hakkari)
2. Jilyan isyanı (1926- Siirt)
3. Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır)
4. Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli)
5. Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır)
6. Eruh'lu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani)
7. Güyan isyanı (1926-Siirt)
8. Haco isyanı (1926- Nusaybin)
9. I. Ağrı isyanı (1926)
10. Koçuşağı isyanı (1926- Silvan)
11. Hakkari- Beytüşşebab isyanı (1926)
12. Mutki isyanı (1927- Bitlis)
13. II. Ağrı isyanı
14. Biçar harekatı (1927- Silvan)
15. Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh)
16. Zeylan isyanı (1930- Van)
17. Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs)
18. Oramar isyanı (1930- Van)
19. III. Ağrı harekatı (1930)
20. Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis)
21. Abdurrahman isyanı (1935-Siirt)
22. Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt)
23. Sason isyanı (1935-Siirt)
24. Dersim isyanı (1937-Tunceli)
25. PKK terörü (1984-1999)
C. KURULUP DOĞILMIŞ KÜRT ÖRGÜTLER :
MARKSİST VE LENİNİST ÖRGÜTLER:
- Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)
- Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri (DDKD)
- Devrimci Halk Kültür Dernekleri (DHKD)
- Anti Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği (ASDK-DER)
DİĞER ÖRGÜTLER :
- Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi (TKDP)
- Kürdistan Öncü İşçi Partisi (KÖİP-PPKK)
- Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi ( TKSP)
- Rizgari Örgütü
- Ala Rizgari Örgütü
- Kawa Örgütü
- Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları Örgütü (KUK)
- Kürdistan Sosyalist Harekatı (TSK)
- Kürdistan Sosyalist Birliği (Yekitiya Sosyalista Kürdistan – YSK)
- Tekoşin örgütü
- Kürdistan Kurtuluş Harekatı (TEVGER)
- Kürdistan İşçi Partisi (Partiye Karkaren (işçi) Kürdistan /PKK)
ÖĞRENCİ CEMİYETLERİ:
- Kürt Teali Cemiyeti
- Kürt İstiklal Cemiyeti
- İstanbul Kürt Talebe Cemiyeti
D. BÖLGEDEKİ DİĞER KÜRT HAREKETLERİ :
IRAK:
- Irak Kürdistan Demokratik Partisi ( IKDP)
- Kürdistan Yurtseverler Birliği ( PUK- YNK-KYB)
- Kürdistan Özgürlük Partisi (PÜK)
İRAN:
- İran Kürdistan Demokratik Partisi ( İKDP)
- Kürt İşçileri Devrimci Örgütü ( KOMALA)
SURİYE:
- Kürt Sosyalist Partisi
- Suriye Komünist Partisi
Şeyh Ubeydullah İsyanı Üzerine Yeni Belgeler*
Alişan Akpınar
Sezen Bilir
Tacim Sebüktegin
Şeyh Ubeydullah isyanı üzerine, Osmanlı, İran, Rus ve İngiliz arşivlerini kullanarak hazırlanmış kapsamlı bir çalışma ne yazık ki yoktur. Celile Celil'in Rus arşivlerini kullanarak yazdığı çalışması [1] ve Wadie Jwaideh'in daha çok İngiliz arşivini kullanarak hazırladığı çalışması [2] dışarıda tutulursa diğer yazarlar daha çok bu iki kaynakta yer alan bilgileri tekrarlamakla yetinmişlerdir. Oysa Osmanlı ve İran arşivleri belki de bu konuda ilk başvurulması gereken kaynaklardır. Biz bu çalışmamızda, Osmanlı arşivinde yer alan bazı belgeleri ortaya koyarak, isyanla ilgili eksik kalmış yönleri az da olsa tamamlama amacını taşıyoruz. Burada yayınlayacağımız belgelerle, özellikle Şeyh Ubeydullah'ın ve isyanının, Osmanlı açısından nasıl görüldüğü ve değerlendirildiği üzerine önemli ip uçları bulunabileceği kanısındayız.
Şeyh Ubeydullah İsyanı ve İsyanı Hazırlayan Koşullar
Bilindiği gibi 19. yüzyıl Osmanlı açısından tam bir alt üst oluşa sahne olmuştur. Aslında aynı şey bu dönemde Kürtler için de geçerlidir. 19. yüzyıla kadar belirli bir özerklikle Osmanlı topraklarında yaşayan Kürtler için, bu yüzyılda bir çok şey değişmeye başlayacaktır. II. Mahmut'la (1808-1839) başlayan modernleşme ve merkezileşme çalışmaları sırasında, Kürt bölgelerinin de özerk statüsü kaldırılmıştır. Bunun üzerine bölgedeki önemli Emirlikler ayaklanarak bu duruma karşı koymuşlar ancak Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. Osmanlı'nın Kürt beylerini yenilgiye uğratması ve bu Kürt Emirliklerini ortadan kaldırması beklendiğinin tersine, bölgedeki kontrolünü kolaylaştırmamış, ortaya çıkan yüzlerce başı boş aşiret nedeniyle zorlaştırmıştır. Bölgede çok güçlü konumda olan Mirlerin ve Beylerin konumlarını kaybetmeleri üzerine devlet bölgeye valilerini yollamış ancak bu valiler "… yerel olaylara ilişkin ne onlar (Mirler) kadar bilgi sahibiydiler ne de halkın nezdinde meşru yöneticiydiler. Bu nedenlerden dolayı da aşiretler arası çelişkilere ve kan davalarına çözüm getirmeye muktedir değillerdi." [3] Kürdistan Eyaletinde ciddi bir boşluk doğmuş ve kendi başına hareket eden yüzlerce aşiret ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, bu boşluğu dolduracak, aşiretler arası anlaşmazlıkları önleyecek bir güç gereklidir. İşte bu rolü bir süre sonra güçlü dini liderler oynamaya başlamıştır. "Aşiretler arası çatışmalar beklenmedik boyutlara ulaşarak tehlikeli bir hal alınca, aşiret üyelerinin, şeyhleri (Bunların müritlerinin sayıları Mevlana Halid'in gayretleriyle epeyce artmıştı) sorunlara çözüm bulacak kişiler olarak görmeleri ve bunun neticesinde şeyhlerin otoritelerinin aşiret sınırlarını aşarak politik önderler haline gelmelerine yol açacak bir biçimde artması doğaldır." [4] Bundan başka 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı, Kürdistan Eyaletindeki toprakları tapulu hale getirmeye başlamış ve tapu memurlarının en çok muhatap olduğu şeyhler nüfuzlarını kullanarak bir çok toprağı kendi tapularına almışlardır. Bu tür nedenler sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında Kürtlerin yaşadığı topraklarda Şeyhler büyük bir güç kazanmışlardır. [5]
İşte bu şartlarda Şemdinli'nin güçlü şeyh ailelerinden gelen ve Şeyh Taha'nın oğlu olan Şeyh Ubeydullah, amcası Şeyh Salih'in yerine Nakşibendi tarikatının başına geçer. Bölgede çok etken olan Nakşibendi aşireti, Ubeydullah'ın döneminde de etkinliğini giderek artırır. Özellikle Botan, Behdinan, Hakkari ve Ardelan Emirliklerine ait topraklar Ubeydullah'ın kontrolü altındadır. [6]
1877 yılı Şeyh açısından çok önemli olmuştur. Bu yılda başlayan 93 harbinde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) Şeyh, bir tarafı seçmek zorunda olduğunun bilincindedir ve İslami değerlerinde etkisiyle, halifenin devletini yani Osmanlı'yı seçmiştir (bu kararda Rusların Ermenilerle kurduğu ilişkiler ve bölgede bir Ermeni devleti kurulacağı fikrinin de etken olduğunu unutmamak gerekir). Ancak bilindiği gibi savaş Osmanlılar açısından tam bir felaketle sonuçlanır. Savaş sonrasında imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti 210.000 km kare toprak kaybetmiştir. Toprak kaybının büyük kısmı Balkanlar'da olsa da bu kayıplar arasında Kars, Ardahan, Batum gibi bölgeler de vardır. [7]
Savaş sonucunda Kürtler de büyük bir yıkım yaşamıştır. Çalışabilir nüfusun savaşa alınması, alınan ek vergiler, bunu izleyen yenilgi ve alınan vergilerin giderek artması halkı sefalete sürüklemiştir. "Açlık yayılıyor her tarafta açlık ve hastalıklardan bitkin düşmüş, iskeletleri andıran, hiçbir umudu kalmamış insanlar dolaşıyor… diye yazıyor Mşak gazetesi. Başkale mıntıkasında 10 bin kişi, Beyazid ve Alaşkert civarında 2 binle 3 bin arası ve bir o kadar da Midyad, Bohtan ve Cezire bölgelerinde ölmüştür." [8]
Savaşın yarattığı yıkım, bölgede yaşanan sefalet ve otorite boşluğu, Ermenilerin bölgede devlet kuracakları söylentisi [9] ve Şeyh'in aklındaki birleşik bir Kürt devleti kurma fikri, bu yıllarda bir araya gelince isyanın zemini hazırlanmış olur. İlk olarak 1879'da Şeyh'in birlikleriyle Osmanlı kuvvetleri karşı karşıya gelmişse de, her iki taraf da bir birinden faydalanma arzusunda olduğundan, kısa sürede anlaşma sağlanır ve Osmanlı topraklarındaki olay büyümeden önlenir. Şeyh'in gözü, daha kolay lokma olarak gördüğü İran'dadır, ancak ondan sonra Osmanlıyı düşünecektir. İran'ın bu dönemdeki güçsüzlüğü, Osmanlı'nın başında bir halifenin bulunmasına karşın İran'ın Şiiliği, İran'ı bir hedef haline getirmekte ve bu saldırıya dini bir görünüm kazandırmayı da kolaylaştırmaktadır. [10]
1880 Ağustosunda Şeyh, sınırda ayaklanmış Mangur aşiretine destek için oğlu Abdülkadir yönetiminde bin kişilik bir Kürt müfrezesi yollar, ardından 10 Eylül'de Mangur alınır, 15 Eylül'de Piran aşireti de isyana katılır. Bir çok aşireti yanına çekmeyi başaran Şeyh ve oğlu Abdülkadir önderliğindeki birlikler Savacbulak'ı da alarak Tebrize yaklaşırlar. [11] Ancak bu noktada düvel-i muazzama devreye girer. Ruslar bölgede büyük bir Kürdistan kurulmasını istemedikleri gibi, İran'ın kendilerinden yardım etmesinden yararlanarak bölgeye müdahale etmek ve İran'ı yanına çekmek niyetindedir. İngilizler de kesinlikle bölgede birleşik büyük bir Kürdistan kurulmasını istemezler, ayrıca bu isyanı, Rusya'yı bölgeye sokacak tehlikeli bir gelişme olarak görürler ve Osmanlıya baskı uygulayarak, sınırlarını kapatmasını ve Şeyh'i desteklememesini isterler. Bir süre sonra gerçekten de Osmanlılar sınırı kapatarak Şeyh'in İran ve Osmanlı birlikleri arasında sıkışmasını sağlar ve isyan yenilgiyle sonuçlanır. Bu konudaki Osmanlı belgelerinin ortaya çıkartılmamış olması, Osmanlı'nın bu süreçteki politikalarının belirsiz ve kafa karıştırıcı olduğu gibi yorumlara neden olmuştur. [12] Oysa belgeler incelendiğinde görülüyor ki:
1. Osmanlılar, uzun yıllardır bölgede yaşanan karmaşayı önlemenin ve Kürt aşiretlerini kontrol altına almanın tek yolunun Şeyh Ubeydullah gibi bölgede çok etkin ve nüfuzlu birini yanlarına çekmek olduğunu düşünmektedir. [13]
2. Bölgede İngiliz ve Rusların kurdurmak istediği düşünülen Ermeni devletine karşı yine tek kozunun Kürtler ve onları kontrol edebilecek Şeyh Ubeydullah'ın olduğu kanısındadır.
3. Ancak Şeyh'in bu desteği yanlış anlayıp bölgede birleşik ve büyük bir Kürdistan kurma hayaline kesinlikle sıcak bakmamaktadır.
4. Şeyh'in İran'a karşı giriştiği harekat konusunda ısrarlı olmasına karşıdır. Çünkü Rusya ve İngiltere'nin bölgeye müdahale edebileceğinden korkmaktadır. Bu nedenle Şeyh'in İran'a saldırısı sırasında, sınırlarını kapatarak İran'a yardımcı olmuş, ancak isyandan sonra şeyhle olan iyi ilişkilerini sürdürmeye çalışmıştır. [14] Hatta öyle ki isyandan sonra savaşta yaralanan Şeyh'in adamlarına maaş dahi bağlamıştır. [15]
İsyanın bastırılmasından sonra Osmanlı topraklarına kaçan Şeyh Ubeydullah, tehlike olarak görüldüğünden Osmanlılar tarafından İstanbul'a çağrılır. Gerçi Şeyh bir süre Osmanlıyı oyalamayı başarsa da sonunda Osmanlı'nın baskılarıyla İstanbul'a getirtilir. Şeyh İstanbul'da büyük bir törenle karşılanır. " Sultan ‘misafirini' şeref töreniyle karşılamayı esirgememişti. Şehrin bütün ileri gelen resmi şahsiyetleri Şeyh'i karşılamaya çıkmışlardı. Sokaklar insanlarla dolup taşmıştı. Ubeydullah'ın İstanbul'a girişi sırasında, onun şerefine top atılmıştı." [16] Ancak Şeyh Ubeydullah amacından henüz vazgeçmemiştir. Şeyh 1882 Temmuzunda Ramazan bayramı sırasında, tacir kılığına girerek, sahte bir pasaportla, Fransız şirketlerinden birine ait Pak isimli gemiyle Poti'ye oradan da Hakkari'ye kaçar. [17] Bunun üzerine bölgeye askeri yığınak yapan ve Şeyh'in ikna olmayacağını görünce üzerine asker gönderen Osmanlılar, Şeyh'i yakalar ve oğlu Abdülkadir'le birlikte maaş bağlamak suretiyle Mekke'ye gönderir. Şeyh 1883 yılında Mekke'de ölür.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu isyanın tüm yönleriyle ortaya çıkabilmesi için Osmanlı ve İran arşiv malzemelerinin de mutlaka gün ışığına çıkarılması gerekmektedir. Bu çalışma bu konuda ufak da olsa bir adım atma amacıyla hazırlanmıştır.
BELGE 1
Belge No.: YA-RES ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Resmi Maruzat Evrakı) 5/17
Belgenin Özeti
[Göçebe Kürtlerin yerleştirilmeleri ve iskan edilerek medeniyete kavuşturulmaları çok önemli bir sorundur. Bu konuda bölgeye gönderilmiş bulunan müfettişlerin Meclis-i Vükelaya sundukları raporlar görüşülmüş ve bazı kararlar alınmıştır. Müfettişlerin verdikleri raporlara göre; zaman zaman Kürtlerin yaşadıkları yerlerde bulunan Hıristiyanlara karşı yapılan bazı adaletsiz uygulamalar, buralardaki Hıristiyanların himaye hakkını ele geçirmiş İngiltere ve Rusya'nın bölgeye müdahalesine neden olabilir. Bu nedenle bölgedeki göçebe Kürtlerin bir an önce itaat altına alınması gerekmektedir. Ayrıca İran sınırında yaşayan Kürt aşiretleri, İranlılar tarafından kendi yanlarına çekilmek üzere sürekli rütbe ve maaş verilerek ödüllendirilmektedir. Göçebe halde bulunan bu aşiretlerin, İran tarafına geçmemeleri için, derhal yerleşik hale getirilmesi gerekmektedir. Bunu sağlamak için derhal, bölgedeki önemli ve itibarlı aşiret reisleriyle ilişkiye geçilmeli ve eğer gerekirse bazı istekleri de kabul edilmelidir. Aksi takdirde özellikle Nesturilerin bulunduğu bölgelerde büyük karışıklıklar çıkabilir ve kısa sürede bu bölge de Balkanlara dönebilir. Yani bu bölge adeta Kürdistan'ın Karadağ'ı olabilir. Zaten bölgedeki Piskopos da birkaç yıldır Tiflis'le bağlantı halindedir. Bu nedenle bölgede büyük bir gücü ve nüfuzu olan ŞEYH UBEYDULLAH ve oğluyla derhal ilişkiye geçilmeli ve bölgedeki nüfuzu kullanılarak bölgedeki aşiretler yerleşik hale getirilmeli, asayiş sağlanmalı. Çünkü Rumeli'nin nazik hali bu kez de Anadolu'ya sıçramak üzeredir. Bu bölgede Hıristiyanlarla ilgili ıslahatlar hızla yapılmaz ve göçebe Kürt aşiretleri iskan edilmezse yabancı devletlerin de karışmasıyla büyük sorunlar çıkabilir. İşte tüm bunlar göz önüne alınarak, Dördüncü Ordu Komutanı Semih Paşa'ya bunları anlatan ayrıntılı bir talimatname gönderilmeli ve ayrıca Dersim bölgesine de, halkın devletin nüfuzuna alışmasını sağlayacak uygun bir mutasarrıf atanmalıdır.]
1.
Atûfetlü Efendim Hazretleri
Kürdlerin tavattun ve iskânlarıyla hâlen ve istikbâlen te'mîn-i saâdet hâlleri ve oralarca dem-be-dem vuku' bulmakta olan uygunsuzlukların men'-i vuku'u zımnında şimdiden lâzım-ül-icrâ olan bazı tedâbîr ve mütâlaâta dâir devâir müfettişi ibhetlü, devletlü Paşa hazretlerinin atebe-i ûlyaya takdîm etmiş olduğu arîzanın encümen-i mahsûsca bilâ-taraf mütâlaasıyla netice-i müzâkerâtın arz-ı istîzânı muktezâ-yı emr ü fermân hümâyûn-ı cenâb-ı mülk-dârîden idiğini hâvî olan tezkire-i âliye-i husûsiyye mezkûr arîza ile birlikte led-el- mütâlaa ol babta cereyân eden mübâhasât üzerine verilen karâr-ı muktezâ meclis-i mahsûs-ı vükelâdan tanzîm olunan mazbata leffen arz ve takdîm kılınmış olmakla karâr-ı müzâkerât hakkında her ne vechile irâde-i isâbet ifâde-i hazret-i şehin-şâhi ziver-sahîfe-i sudûr buyrulur ise infâz-ı hükm-i âlîsine ibtidar edileceği beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.
Fi 1 Safer 1297 (14- 01- 1880)
2.
Meclis-İ Vükela Mazbatası
Tâife-i Ekrâdın tavattun ve iskânlarıyla dâire-i medeniyyete iddihâlleri hakkında olan lüzûm ve ehemmiyyetin taâzumuyla ol babda bazı mütâlaâtı mübeyyin ibhetlü, devletlü müfettiş paşa hazretleri tarafından hâk-i pây-ı hümâyûna takdîm kılınan arîzanın meclis-i vükelâca bilâ-taraf tezekkür-i mütâlaasıyla netîce-i müzâkerâtın arz ve istîzânı muktezâ-yı emr ü fermân maâlî-yi ünvân hazret-i pâdişâhîden idiği tezkire-i âliyye-i husûsiyye ile teblîğ olunmasıyla mezkûr tezkîre ve arîza meyâne-i âcizânemizde kırâat ve mütâlaa kılındı. Müfettiş-i müşârün-ileyhin hulâsa-i mütâlaât ve ihtârâtı Kürdlerin bulundukları yerlerde meskûn olan Hıristiyanlar hakkında bazı mertebe vuku' bulan taaddiyâtları İngiltere ve Rusya devletlerine ol havâlî ahâlî-yi gayr-i müslimesi için bir hakk-ı himâyet verilmiş olduğundan ve bu hakk-ı himâyet ise ileride devletçe pek muzır olacağından Kürdlerin a'mâli tedâbîr ile cümleten taht-ı itâate alınması lüzûmuna binâen Semih Paşa hazretlerinin me'mûriyyet-i mahsûsa-i muvakkatesini mes'ele-i ıslâhiyyeye tahvîl ile Erzurum'da bulunan komisyon hey'etiyle birlikte olarak kuvve-i askeriyye muâvenetiyle işbu hulûl edecek mevâsim-i sayfın nihâyetine kadar Kürdistânın her bir cihetince evâmir-i hükûmet-i seniyyenin ser-tâ-ser mer'iyyet ve cereyânı ve İran hudûdu üzerinde bulunan aşiretler ve rüesâsı hakkında İran devleti tarafından teşvîkât ve taltîfât icrâsıyla taraflarına celb ve imâleye çalışmakda idiğinden bunların ol tarafa geçmemeleri esbâbının istihsâli ile göçebelik hâlde bulunanların sûret-i iskânları husûsunun ve rüesâ ve mu'teberânıyla söyleşilerek ve mümkin-ül-âsaf bazı istidâları olduğu hâlde onların dahi kabul edebileceği tefhîm edilerek bu emr-i mühimmin husûlüne dahi sarf-ı sa'y olunmakla beraber Nesturî tâifesinin sâkin oldukları cebel-i Ezir(?) vakt-ı zarfında Kürdistân'ın Karadağ'ı olacağından ve birkaç seneden beri idâre-i umûr-ı ruhâniyyelerinde bulunan Piskopos Tiflis ile münâsebet peydâ etmiş olduğundan bunun celb ve te'mîn ve taltîfi ve Şeyh Ubeydullah ile mahdûmunun oralarca olan nüfûz u haysiyyelerinden istifâde olunmak üzere haklarında hürmet ve riâyet ibrâzıyla ba'de-t-te'mîn iskân-ı aşâir husûsunun kendisiyle müzâkere edilmesi lüzûmunu mutazammın bulunmuştur. Vâkıâ Rumeli'nin nezâket-i hâli şimdi Anadolu tarafına intikâl etmeye başlayıp işbu kıt'ada meskûn olan Hıristiyanların cezb-i teveccüh ve muhabbetleri maddesi devletin müşârün-ileyhümâ beyninde bir mes'ele-i müsabâkat ihdâs etmiş oralarca ecânibin i'tirâz ve şikâyetine mahal kalmamak üzere hâlen ve zemânen mütehattim olan ıslâhâtın icrâsı devlet-i âliyye için hakikaten mevâdd-ı mühimme ve müste'celeden olmasına ve tâife-i Ekrâdın vuku'a gelmekde olan hareket-i nâ-sezâlarının önü alınamayacak olursa bunun akıbeti dahi pek vahim olacağı tabîî bulunmasına binâen müfettiş-i müşârün-ileyhin ihtârı vechile bu babda Semih Paşa hazretlerine ve asliyye-i nezâret-i celîlesinden etrâflı bir ta'lîmât i'tâsı ve bir de Dersim için mutasarrıf ta'yini esâsen mukadder olup bu da ol havâlîce husûl-ı âsâyiş ve inzibâta ve ahâlinin nüfûz-ı hükûmete alışmalarına murâd olacağı cihetle dâiresi nerelerden teşkîl olunacağı nezâretçe kararlaşdırılmak ve me'mûriyyeti ba'de-i arz ve istizân olunmak üzere münâsib bir mutasarrıf intihâbı husûsunun dahi nezâret müşârün-ileyhine havâlesi müfettiş-i müşârün-ileyhe dahi hâzır olduğu hâlde müttehiden tensîb edilmiş olmakla ol babda kat'î ahvâlde emr ü fermân veliyy-ül-emr efendimizindir.
Fi 1 Safer 1297 ( 14- 01- 1880)
BELGE 2
Belge No.: YA-RES 9/23
Belgenin Özeti
[İran hududunda meydana gelen heyecanın ve hareketlenmenin Şeyh Ubeydullah'ın hareketinden kaynaklandığı anlaşılmış, bu arada Rus Devleti'nin de Nahçıvan'a ve Osmanlı sınırına asker sevk ettiği öğrenilmiştir. Bunun üzerine Tebriz konsolosu durumu Ruslara sormuş ve Ruslardan sınırlarımızı korumak için asker naklediyoruz cevabını almıştır. Ayrıca yapılan araştırmaya göre yapılan yığınağın, on dört tabur ile iki batarya toptan oluştuğu anlaşılmıştır.
İşte tüm bu durumlar ışığında Meclis-i Vükela toplanmış ve bu konuları görüşerek bazı kararlar almıştır: İranlıların talepleri dile getirilmiş ve Osmanlı tarafından İran'a saldırıp hasar verenler varsa derhal tahkikat yapılarak bunların tespit edilmesi gerektiği belirtilmiş, ancak İran'dan Osmanlı topraklarına saldıran aşiretlerin de engellenmesi hususunun İran büyükelçiliğine bildirilmesi kararlaştırılmıştır.
Malum savaştan sonra (Burada 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından bahsediliyor) bölgede Osmanlı devletinin kontrolü zayıflamış, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgelerle, Ermenilerin büyük oranda yaşadıkları Van ve Hakkari'de Şeyh Ubeydullah önderliğinde hareketler başlamıştır. İran'ın bu durumda Osmanlı'dan istediği yardım yerine getirilmezse öyle anlaşılıyor ki Rusya'ya başvuracaklardır. Zaten Rusya'nın da sınıra asker yığmaya başlaması bunun göstergesidir. Tarafsız devletlerin elçilerinin de uyardıkları gibi Rusya'nın niyeti kendi sınırlarını korumak değil, bölgeye müdahale etmektir. Bu nedenle gerekli önlemler derhal alınmalıdır. Öncelikle bir teftiş heyeti kurularak bölgeye gönderilmeli ve raporlara göre gerekli önlemler derhal alınmalıdır. Bu nedenle, Telgraf Nazırı Haydar Efendi ile, Amare (Bağdat'a bağlı) mutasarrıfı Kemal Efendi'nin bu tahkikat komisyonunun başına geçirilmesi ve derhal bölgeye gönderilmesi kararı alınmıştır.]
1.
Atûfetlü Efendim Hazretleri
Hudûd-ı İraniyye dahilinde zuhûra gelen kıyâm ve heyecân Şeyh Ubeydullah ile avanesinin tahrîkât ve igfâlâtından münbais olduğu hakkında İran devleti tarafından der-miyân olunan şikâyâtın tahkîk ve terkikîyle şâyet bizim taraftan hudûdu tecâvüz edenler var ise men'ine ve tedâbîr-i lâzımenin ittihâz ve icrâsına memûr olmak ve dâire-i askeriyyeden dahi münâsip bir zât terfîk edilmek üzere telgraf nâzırı sâbık atûfetlû Haydar Efendi hazretleriyle Amare mutasarrıfı Kemali Efendinin birinci ve ikinci komiser sıfatıyla ta'yîn ve igrâmları ve teferruâtı hakkında meclis-i vükelâdan kaleme alınan mazbata melfûfatıyla maân arz ve takdîm kılınmağla karar-ı müzâkere hakkında emr ü irâde-i seniyye-i cenâb-ı padişâhi her ne vechile şeref-sudûr buyurulur ise hükm-i celîli icrâ olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-verî terkîm olundu efendim
1 Safer 1298 / 21 Kanûn-ı Evvel 1296 ( 02- 01- 1881)
2.
Ma'rûz- ı çâker-i kemîneleridir ki
Rusya devleti tarafından Nahçıvana ve hudûda asker sevk olunduğu ve bunlar sebebiyle gelen askerin mikdârı hakkında Tebriz şeh-benderliğinden bâ-tahrîrat i'tâ olunan ma'lûmâta havî Vanda bulunan Dördüncü Ordu-yı Hümayûn Müşîri Devletlü Nâfiz Paşa hazretleri tarafından sudûr-ı telgrafnamenin hallî sûreti leffen huzûr-ı sâmiyyen dâver-i efâhimle takdîm kılınmış olmağla ol babda emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emrindir
24 Muharrem 1298 / 15 Kanûn-ı Sâni 1296 ( 26- 12- 1880)
3.
Vanda Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn Müşîri Mahmud Paşadan Harbiye Nezâretine mevrûd
14 Kânun-ı evvel 1296 tarihli ve şifreli telgrafnamenin hallî sûretidir.
Rusya devleti tarafından Nahçıvana ve hudûda kuvve-i külliyye-i askeriyye sevk olunmakda olduğu istihbâr olunması üzerine devlet-i müşârün -ileyhanın Tebrizde mukîm konsolosundan kuvve-i mezkûrenin vürûdları sebebi suâl olundukda hudûdlarının muhâfazası için olduğu cevâbı alındığı ve muahharen olunan tahkîkât ve mesmûâta göre kuvve-i mezkûrenin on dört tabur ile iki batarya topdan ibâret idigi anlaşıldığı Tebriz şeh-benderliğinden el-yevm alınan 26 Teşrîn-i Sani 1296 tarihli tahrîrâtda iş'âr olunmağla arz ve malûmât olunur.
4.
Van vilayetinden makâm-ı sâmî vekâlet-penâhîye meb'ûs telgrafname hallî
Rusya tarafından Nahçıvan ve hudûda sevki istihbâr olunan ve lede-s-suâl esbâbı hudûdun muhafâzası için olduğu Tebriz Rusya konsolosu cânibinden beyân olunan kuvve-i külliyye-i askeriyyenin on tabur ile iki batarya topdan ibâret idiginin tahkîkât-ı ahîre üzerine anlaşıldığı Tebriz şeh-benderliğiden müşîr paşa hazretlerine mevrûd 27 Teşrîn-i Sani 1296 tarihli tahrîrâtın iş'âr olunmağla fermân.
14 Kanûn-ı Evvel 1296 ( 26- 12- 1880)
5.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Hudûd-ı İraniyye dâhilinde zuhûra gelen kıyâm ve isyân Şeyh Ubeydullah ile Hamza Ağa menkûrun tahrîkâtından münbais olduğu beyânıyla bunların ve bizim taraf aşâir ve Ekrâdından hudûd-ı İraniyyeye tecâvüz edenlerin te'dîb ve terbiyeleri ile hudûdun muhâfazası İran sefâretinden bâ-takrir taleb olunmuş olunduğu gibi İran Şahı hazretleri tarafından dahi Tahran sefâret-i seniyyesine şifâhen bu yolda ifâdât vuku' bulmuş ve muhâfaza-i hudûd için iktizâ edenlere evvel ve âhir icrâ-i teblîgât edilmiş olub ancak tebaa-i saltanat-ı seniyyeden hudûd-ı İraniyyeye tecâvüz edenlerin te'dîbi bahsine gelince aşâir-i İraniyyeden dahi öteden beri bizim taraf ahalisi haklarında icrâ-yı mezâlim ve ta'dîyât edenlerin icrâ-yı mecâzâtıyla muâmele-i mütekâbele-i irâesi lâzım geleceğinden bizim taraf aşâirinden öte tarafa îfâ'-yı hasar edenler var ise bi-l-tahkîk anların ba'de-mâ bu misillu ahvâl îfâ edememeleri mümkün ve usûlen mütehattim olan tedâbirin istihsânı için mahalline bir heyet-i mahsûsa irsâli müsemmem olduğu cihetle İranîler tarafından dahi tebaa-i Osmaniyye haklarında vuku'undan şikâyet olunan mazarrat ve hasârâtın men'i esbâbının istihsâl ve temîni lüzumu meclis-i âcizânemiz kararıyla Hariciyye Nezâretinden İran sefâretine teblîğ olunmuşdur.
Hudûd-ı Devlet-i Aliyyenin ehemmiyet-i tabîiyyesi muhârebe-i sâbıkadan dolayı kesb eylediği inkılâbâtdan nâşi bi-l-vücûh tezâyüd etmekle beraber Ekrâd ve aşâirin mecmû' olmasından ve diğer taraflardan Ermenilerin ekseriyeti dahi Van ve Hakkari cihetlerinde bulunmasından dolayı Şeyh-i mûmâ-ileyh gibi beyn-el-aşâir mevcûd olan nüfûzunu ahvâl-i mevki'yyeye ve menâfi' devlete muvâfık olmayacak sûrette isti'mâl ile böyle gavâil zuhûruna sebeb olanların men'i harekâtı ferâiz-i umûrdan olduğu gibi İran sefîrinin dahi işbu harekât-ı âsiyâniyyenin def'i ve ref'iyle heyecânın henüz zâil olamamasını Şeyh-i mûmâ-ileyhin tahrîkâtına atıf ile bunlar te'dîb ve hudûd üzerinden tebâ'id olunmadıkça istikrâr-ı âsâyiş kâbil olamayacağından ve bu babda devlet metbûâsının taraf-ı devlet-i aliyyeden ümîd-i muâ'venetden meyus olduğu hâlde diğer bir çare taharrîsine mecbûr olacağından bahisle Rusya devletine müracaât edeceklerini telmîhen vuku' bulan ifâdâtı ve Rusyalının Nahçıvana ve hudûda asker sevk etmekde olduğuna dair Dördüncü Ordu-yı Hümâyun Müşîriyyetinden Harbiye Nezâretine ve Van vilâyetinden bab-ı âliye gelen ve leffen arz ve takdîm kılınan telgrafnâme mündericâtı dahi nazar-ı dikkat ve ehemmiyyeti câlib görünmüşdür.
Egerçi Rusyalının hudûd-ı İraniyyeye asker sevk etmesi zâhiren hudûdu muhâfaza ve icâbı hâlinde İranlıyı müzâhere maksadına mahmûl ise de hakikâti devlet-i aliyye ile İran devleti arasında tabi'ül-muhâfaza olan münâsebeti ihlâl ile oralarca menâfi'-i devletine muzır müdâhelât îka' arzına mütebenni olarak bu surat hâlen ve aynen bizim için muhâzir-i âzimeyi istilzâm edeceği derkâr olub bu işin devlet-i aliyyece tedâbir-i mümkine ittihâz ve icrâsıyla biran evvel önü alınmasının lüzûm ve ehemmiyyeti hakkında bazı bî-taraf devletler süferâsının ma'ruz-ı hayr-ı hevâhiden vuku bulan ihtârâtı dahi şu mütâlaata dâir olduğundan maslahatın kesb eylediği ehemmiyete göre bir tedbîr ittîhazı lâzımeden ve şimdiki hâle göre mes'ele İranîlerin şikâyâtından ibâret olub kâbil-i tahkîk bir şey denilemeyeceği umûr-ı bedîhîyeden olmağla evrak-ı iştikâye üzerine bilâ-taraf icrâ-yı tahkîkât ile tebin edecek hale göre icâbına bakılmak üzere evvel emirde karar-ı vâkıa tevfîken bir heyet-i tahkîkiye tayin ve îzâmı iktizâ-yı maslahata muvâfık görünmekle beraber bu sûret-i şikâyât vakalarının devlet-i aliyyece nazar-ı itibârâ alındığını arâi ederek İranîlerin Rusyaya temâyül mecbûriyyetini def' edeceği İran sefîrinin esnâ-yı mukâlemede henüz heyet-i tahkîkiyenin dahi gönderilmediğini îrad etmesiyle müstedill idiğinden heyet-i mezkûrenin hemân intibâh ve îzâmıyla karar-ı vâkıaın ibrâz-ı faâliyâtı lüzûm ve vücûbu tayin etmiş ve telgraf nazırı sabık Haydar Efendi hazretleri mukaddema iki def'a Tahran sefâret-i seniyyesinde bulunarak oraların ahvâl ve âdâtına tamâmıyla matlu' ve şu hidmet-i mühimmeyi hakkıyla ifâya muktedîr bendegândan bulunmuş olduğundan dâire-i Harbiyyeden dahi münâsib bir zat terfik olunmak üzere müşârün-ileyhin birinci ve geçende Amare mutasarrıflığına tayin olunan Kemal Efendinin dahi ikinci komiser sıfatıyla ve ber-minval-i ma'ruz hudûd-ı İraniyyeyi tecâvüz edenler var ise onların müsâraaten bil-tahkîk men'i ve sâir lâzım-ül ittihâz olan tedâbir ve muâmelâtın icrâsı me'muriyyetiyle evrâk-ı iştikâyenin kendilerine verilerek hemân seriyyen îzamları ve müşâr ve mûmâ-ileyhümaya Anadolu cihetine gönderilen birinci ve ikinci teftîş memûrlarına verilen maaşlara tevfîken ilk tahsîsiyle iş bu maaşlar ile kararnâme hükmünce iktizâ eden harcırahlarının dahi mesârif-i fevkalâde meyânında tesviyyesi bi-l-ittihâd tezekkür ve tensîb kılınmış olmağla kati' ahvâlde emr-ü fermân hazret-i veliyy-ül-emr efendimizindir
Fi 1 Safer 1298 / 21 Kanun-i evvel 1296 ( 02- 01- 1881)
BELGE 3
Belge No.: YA-HUS ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Hususi Mruzat Evrakı)167/42
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydulah Van'ın Erciş kazasında bulunan ahaliye hitaben bir mektup gönderir, Şeyh mektubunda; İranlıların Müslümanlara büyük kötülükler yaptığını ve bu nedenle baharın gelmesiyle birlikte İran'a karşı başlatılacak cihada tüm Müslümanların katılmaları gerektiğini bildirir. Mektubu getirenlerin şifahen ayrıca bir mesaj daha ileteceklerini belirten Şeyh, ayrıca bu ayaklanmanın Osmanlı Devleti ve diğer Avrupa devletlerince de olumlu karşılandığını ve bunların hepsinin İran'ı kusurlu bulduklarını belirtmiştir. Farsça olan bu mektup daha sonra Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmiş ve çevrilerek sadarete sunulmuştur.]
1.
Şeyh Ubeydullah Efendinin Van vilâyeti dahilinde kâin Erciş kazası ahâlisine hitaben yazmış olduğu halde ele geçirilerek Dördüncü Orduyu Hümayûn müşiriyyet-i celîlesinden irsal olunan faris'ül-ibare mektubla tercümesi suretidir.
Erciş kazasıyla o tarafın umûm ahâlisiyle cem-i muhallasan ve mensubâne selam ve duâ' ederim.
Malûmunuz olsun ki bu sene İranîlerin gözü içlerinde bulunan Müslümanların başlarına getirdikleri şey hiçbir zamanda görülmemiş ve işidilmemişdir. Bunun üzerine cümle islâmiyâna vâcib ve farzdır ki gayret ve hamiyyet-i islâmiyyeti elden bırakmayıb bahar için cihâd tedârikini görüb mart ahirinde hazır ve muhya olmanız lazımdır. Bu taraf islâmı cümleten müttefîken ve müttehîd olarak İran ile olunacak cihâda hazır ve Müslümanların intikâmından geri kalmayacakları emr-i zâhir olup inşallah-ı teâla sizler dahil cümleten ittifâk edib baharın cihâdına hazır ve amâde ve bundan böyle cihâd ele geçmeyeceğinden her kim kendisini bu hânedânın mahsûblarından add eder ise lâzım gelir ki bu sefer hayr-ı esere gelmesinde rehâvet ve müsâhile etmesin. Bir de mektubun hâmillerinde ifâde-i şifâhîye vardır el-hamdüli-llâh devlet-i aliyye vesâir Avrupa devletleri efkârları muhalasaların murâdı üzerine olub ve cümleten İranîleri muvâheze ve sâhib-i taksîr tutmuşlardır. İnşallah bu kere cümleten din yolunda ve hamiyyet-i islâmiyete merdâne fedâ-yı can ederseniz ziyâde te'kîd lâzım değildir. Esselam-ı aleyküm.
21 Rebi'ülevvel 1298 ( 20- 02- 1881)
2.
Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Şeyh Ubeydullah Efendi tarafından Van vilâyeti dahilinde kâin Erciş kazası ahâlisine hitâben yazılmış olduğu halde ele geçirilmiş olan Faris-ül ibâre tahrîrâtın sûretiyle tercümesinin irsâl kılndığı Van'da bulunan Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn müşiriyyet-i celîlesinden bâ-tahrîrât iş'âr olunmuş olduğundan tahrîrât-ı merkûmenin tercümesinin ihrâc etdirilen sûreti mazûr-ı âli dâver-i ifhamıyla buyurulmak üzere leffen huzûr-ı maâlî-i mevkûr vekâlet-penâhîlerine takdîm kılınmış olunmağla ol babda emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emrindir.
18 Cemâziyelevvel 1298 / 5 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
3.
Şeyh Ubeydullah tarafından Erciş kazası ahâlîsini cihâda dâvet yolunda yazılmış ve Dördüncü
Ordu-yı Hümâyûn müşîriyyetince ele geçirilerek Harbiye Nezâretine gönderilmiş olan tahrîrâtın sûret-i mütercümesi Nezâret müşâr'ün-ileyhinin tezkiresiyle beraber manzûr-ı âli buyurulmak üzere leffen arz ve takdîm kılındı efendim.
20 Cemâziyelevvel 1298 / 7 Nisan 1297 ( 19-04-1881)
BELGE 4
Belge No.: YA-RES: 10/12
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydullah'ın Müslüman ve Hıristiyan halkı birleştirerek onların hukuklarını muhafaza edeceği bahanesiyle bir isyan hareketine hazırlandığı İran ve diğer devletler tarafından, Osmanlı Devleti'ne bildirilmektedir. Şeyh'in Osmanlı sınırında olması ve böyle bir harekete kalkışmayacağı konusunda herhangi bir garanti verilememesi, genel kamuoyunu Osmanlı aleyhine çevirmiştir. İran Şahı ise, Şeyh'in verdiği bunca zarara rağmen, bölgeden uzaklaştırılmasını dahi istemediğini, sadece Osmanlı'nın, Şeyh'in bir daha böyle bir şey yapmayacağına ve Osmanlı tarafındaki Kürt aşiretlerin böyle bir duruma karıştırılmayacağı konusunda garanti vermesini istediğini bildirmiştir. Aslında Şeyh'in bir daha ayaklanmayacağına inanılsa, garanti verilerek bu iş halledilebilir. Ancak yapılan incelemeler ve alınan istihbarata göre İran'ın ve diğer devletlerin amaçladıkları şudur; Osmanlı böyle bir garanti verdikten sonra devreye girilerek Şeyh yeniden ayaklandırılacak ve böylece:
1. İran Osmanlı'dan zararlarına karşı tazminat talep edebilecek
2. Rusya ve İngiltere İran taraftarlığına kalkışacak
3. Ermenistan ve Kürdistan'ın muhtariyetleri talep edilecek.
Zaten Rusya'nın Türkmenler aleyhinde Göktepe bölgesini işgali ve İngiltere'nin buna ses çıkarmaması, bu iki devletin Asya konusunda uzlaştıklarını göstermektedir. Kürtler konusunda da Rusya ve İngiltere'nin ortak davranacağı hissolunmuştur. Bu nedenle Şeyh ve oğullarıyla görüşülüp, iyi niyetle ikna edilerek derhal sınırdan uzaklaştırılmaları gerekmektedir. Bu konularda istihbarat için Tahran'a gitmiş olan Sipahsalar'ın (Serasker, askerlerin en büyük âmiri anlamında kullanılan bir tabir) verdiği bilgiye göre; Osmanlı'nın bölgedeki askeri gücünün yetersiz olduğu ve bu kuvvetlerle bölgedeki asayişi sağlayamayacağı, Şeyhin ikamet ettiği Nehri bölgesinin Osmanlı nüfuzu dışında bir alan olması nedeniyle kolayca müdahale edilemeyeceği ve Şeyh'in hem Osmanlı depolarından, hem de başka yollardan yeni silahlar edinmekte olduğu bildirilmiştir. Ayrıca Sipahsalar, Osmanlı'nın bölgeye müdahale edemeyeceği düşüncesi nedeniyle, İran'ın bölgeye müdahale edebileceğini söylemiştir.
Bu konu görüşülmüş ve alınan diğer bilgilerle beraber, Şeyh'in Mart sonunda İran'a karşı bir harekete girişeceği saptanmıştır. Zaten Şeyh'in Erciş'e gönderdiği mektupta bu açıklandığı gibi, bu isyanın Osmanlı ve Avrupa devletlerince de desteklendiği bildirilmiştir. Şeyh Ubeydullah'ın, yapılan görüşmelerde defalarca isyan etmek gibi bir niyetinin olmadığını söylemesine rağmen, isyan hazırlığı içinde olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle gerekli tüm askeri tedbirlerin alınması gerekir.]
1.
Hâriciyye Nezâret-i Celîlesi Cânib-i Âliyesine
Devletlü efendim hazretleri
Fi 6 … 1881tarih ve yüz on dokuz numarolu telgrafnâme-i çâkerânemle arz ve işâr olunduğu vechile güyâ Şeyh Ubeydullah efendinin tedârikât-ı külliyye ile meşgûl olduğu gibi tarafeyn-i Kürdistânı ahâli-i İslâmiyye ve Hırıstiyâniyesini birleşdirerek muhâfaza-i hukukları ser-riştesiyle ilân-ı asiyâne cür'et ve idâre-i muhtâriyyet talebine cesâret eyleyeceği birkaç günden beri sûret-i mevsûkada İran ve ecnebi me'mûrları taraflarından rivâyet kılınmakda olduğu cihetle bu havâdis geçenlerde cana ve mala zarar-dîde olan ve olmak havfında bulunan ahâli-i İrâniyyeyi fevk-al-me'mûl heyecâna getirib ahz-i sâr olunmalıdır ve Ekrâdın etdiği yanlarına bırağılmamalıdır efkârı taammüm eylemiş ve Şeyhin el-yevm hudûdda bulunması ve hiç olmazsa bu tarafa tekrar tecâvüzü hakkında henüz te'minât verilmemesi ezhân-ı umûmiyyeyi kâmilen aleyhimize davet etmişdir. Şâh hazretleri ise Şeyh Ubeydullah'ın ifa' eylediği bunca hasarât meydanda olduğu halde bunlardan bahs olunmayıb ve hatta teb'îdi hususûndan dahi sarf-ı nazarla ba'de-mâ ifsâdât ve ilkaât ve tecâvüzâtdan keff-i yed ile asâyiş-i hudûdu ihlâl eylemeyeceğine dair cânib-i saltanat-ı seniyyeden taleb-i te'mînât edilmiş olduğu halde henüz bu babda dahî bir cevâb-ı kat'î verilmemiş idiginden bahisle her ne denilecek ise serîan bildirilmesini cânib-i sefâret-i seniyyeden musirr-âne taleb etdirmekde bulunmuş ve bu babda vüzerât-ı umûr-ı hâriciyyeden bu kerre dahî vârid olub bir sûreti melfûfâtı nüshalarıyla beraber leffen takdîm kılınan takrîr-i resmî ile de te'kîd ve isti'câl olunmuşdur. Eger Şeyh ve tevâbi'nin ba'de-mâ bir güne tecâvüzât ve ilkaâtda bulunmayacağı bizce muhakkak olubda te'mînât-ı matlube i'tâ' edilebilmiş olsa işin politikaca olan ciheti reside-i hitâm olmuş olacak ise de tahkîkât-ı ahîre-i acizâneme göre şu taleb-i temînât husûsuna muvahhirân Rusyalının parmağı girib taraf-ı saltanat-ı seniyyeden temînât verildikden sonra teşvîkât-ı ecânib ile Şeyh mûmâ-ileyhine tecâvüzât ve harekât-ı sâbıkasını tecrîd eyleyeceği ve bu halde devlet-i İraniyyenin tazmînât talebine kıyâm edeceği ve tabiî cânib-i bâb-ı âliden olunacak muhâlefet üzerine Rusya ve İngilterelinin İran tarafdarlığına kalkışacak ve bir tarafdan dahî el-yevm mevzu'-i bahs olan Ermenistan ve Kürdistan muhtâriyyet idârelerinin teşkîli sûretini iltizâm eyleyecekleri ve bir de Rusyalunun Türkmenler aleyhinde olan galebesi ve Göktepeyi istîlâ edib ileriye müteheyy'i-i hareket bulunması üzerine İngiltere tarafından kat'â bir şey denilememesi Asya için beynlerinde bir ittihâd olduğunu isbât eylediğinden Ekrâd meselesinde dahi Rusyalının İngiltere ile beraber ittifâkı his olunmuş çâkerlerini teminât-ı matlûbenin i'tâsından ziyâde Şeyh ve mahdûmlarının hudûddan hüsn-i sûretle te'bidleri ve tedâbir-i lâzıme-i sâirenin ittihâzı ile asâyîş-i mahalliyye ve hudûdiyyenin ikmâli ve bu sırada menâfi'miz cümlesinden olan bazı mevâdd ve şerâ'itin İrana kabûl etdirilmesi saltanat-ı seniyyece daha hayırlu olacağı cihetine meyl etdirmiş ise de gerek bu mes'ele hakkında bâb-ı âlînin efkâr ve mütâlaa-i âliyesini ve gerek ahvâl-i mahalliyyeyi fıkdân-ı talimât ve ma'lûmât cihetiyle bi-t-tab'iyle bilemediğinden efkâr-ı çâkerânemin ruhiyyet-i sevâb olub olmadığının temyîzi ârâ-yi sâibe-i mehâmm-perverilerine menûtdur üç gün mukaddem Tahrana muvâsalat eylemiş olan sipâh-sâlâr hazretleri vukû' bulan mülâkât-ı acizânemde Van ve Hakkari vilayetlerinde yalnız üç bin nefer kadar mevcûd asâkir-i nizâmiyye olub bu kadar kuvve-i askeriyye ile oraların muhâfaza-i asâyişi mümkün olamayacağından bahs ile beraber Şeyh mûma-ileyhin bulunduğu Şemdinân nâhiyesi ve ikâmetgâh-ı mahsûs olan Nevçe nâm-ı diğer Nehri karyesi asâkir-i şâhâneden hâlî ve hukuk ve nüfûz-ı hükûmet-i devlet-i âliye bu nâhiyede gayr-ı cârî olduğundan Şeyh mûma-ileyhin keyfe mâ yeşâ oralarda hükûmet ve hareket eylediği gibi civârda bulunan asâkir-i şâhâne mühimmât ve debo me'mûrlarını igfâl ile hükümet-i seniyyenin haber ve ıtlâ'ı olmaksızın oralardan ve hâricden esliha-i cedîde ve mühimmât tedârik ve iştirâsıyla meşgûl bulunduğunu söylemiş ve güyâ Şeyhin bulunduğu nâhiye ile mezkûr karye zîr-i idâre-i devlet-i âlîyede bulunmadığından devlet-i İraniyyenin oralara sevk-i asker eylemeğe hakkı olacağı zu'munda idigi revş-i hâl ve kâlinden his olunmuş ve şu mâde dahi ayrıca cây-i dikkat ve ehemmiyyet bulunmuş olduğundan keyfiyyeti hemân bâ-telgrâf Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn müşîrriyyetiyle Van vilâyet-i celîlesine iş'âr eyledim. Herhâlde emr ü fermân hazret-i men leh-ül-emrindir.
7 Rebi'ülevvel 1298 / 26 Kânûn-ı Sânî 1296 ( 06- 02- 1881)
2.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Tahran sefâret-i seniyyesinden vârid olup melfûfuyla maan arz ve takdîm kılınan tahrîrât meâlinden muhât-ı ilm-i âlî buyurulacağı vechile Şeyh Ubeydullah Efendinin tedârikât-ı külliyye ile meşgûl olduğu gibi tarafeyn-i Kürdistânı ahâlî-yi İslâmiyye ve Hıristaniyyesini birleşdirerek muhafaza-i hukukları ser-riştesiyle îlân-ı âsi-yâne ve idâre-i muhtâriyyet talebine kıyâm eyleyeceği İran ve ecnebî me'mûrları tarafından rivâyet olunduğu cihetle bu havâdis geçenlerde leffen ve meâlen zarar-dîde olan ve olmak havfında bulunan ahâlî-yi İraniyyeyi pek ziyâde heyecâna getirib ahz-i sâr efkârı ta'mîm eylemek Şeyhin el-yevm hudûdda bulunması ezhân-ı umûmiyyeyi külliyyen tahrîş etmiş idiği ve Şâh hazretleri ise hasarât-ı vâkıadan bahsolunmayıb ve hatta Şeyhin teb'îdi husûsundan dahi sarf-ı nazar olunub yalnız bundan böyle tecâvüzâtdan keff-i yed edeceğinden mutmain olmak arzûsunda olarak te'mîn mâdesini sefâret-i seniyyeden musirr-âne taleb ettirmekde bulunmuş ve bu babda vüzerât-ı umûr-ı hâriciyyeden sûreti melfûf takrîr ile te'kîd ve istîcâli kılınmış olduğu ve eğer Şeyh ve tevâbi'nin ba'de mâ bir güne tecâvüzât ve ilkaâtte bulunmayacağı bizce muhakkak olup da te'mînat-ı matlûbe i'tâ edilebilmiş olsa işin politikaca olan ciheti resîde-i hitâm olmuş olacak ise de tahkikat-ı âhireye göre taleb-i te'mînat husûsuna muahheren Rusyalının parmağı girib taraf-ı saltanat-ı seniyyeden te'mînat verildikten sonra teşvîkât-ı ecânib ile Şeyh-i mûmâ-ileyhin yine tecâvüz ve harekâtı sâbıkasını tecdîd eyleyeceği ve bu hâlde devlet-i İraniyyenin tazmînât talebine kıyâm edeceği ve tabîî cânib-i bâb-ı âlîde olacak muhâlefet üzerine Rusya ve İngiltereli İran tarafdarlığına kalkışarak bir tarafdan dahi el-yevm mevzû'yu bahsolan Kürdistân ile Ermeni sâkin mahallerin muhtâriyet-i idârelerinin teşkîli sûretini iltizâm eyleyecekleri ve bir de Rusyalının Türkmenler aleyhinde olan galebesi ve Göktepeyi istilâ edip ileriye müteheyyi'-i hareket bulunması üzerine İngiltere tarafından kat'â bir şey denilmesi Asya için beynlerinde bir ittihâd bulunduğu isbât eylediğinden Ekrâd mes'elesinde dahi Rusyalının İngiltere ile ittifâkı his olunmuş matlûbenin i'tâsından ziyâde Şeyh ile mahdûmlarının hudûddan hüsn-i sûretle teb'îdleri ve tedâbîr-i sâirenin ittihâzı ile âsâyiş ve emniyyet-i mahalliye ve hudûdiyyenin ikmâli ve bu sırada menâfi-i devletten olan bazı mevadd ve şerâitin İrana kabûl ettirilmesi saltanat-ı seniyyece daha hayırlı olacağı gösterilmiş sefâret-i müşârün-ileyhin şu işârâtı meclis-i vükelâca verilen karârı müeyyid görünmüş olduğu gibi bu def'a Van vilâyetine gelen telgrafta dahi Şeyh tarafından Erciş ahâlî-yi umûmiyyesine yazılıb tutulan şukkada İrana tecâvüz-i ittifâk eden ahâlî-yi İslâmiyye ile beraber hareket olunmak üzere Mart âhirinde hazır bulunmaları ve devlet-i âliye ile Avrupa devletlerinin efkârı kendi efkârına muvafık bulunduğu i'lân olunub mûmâ-ileyh-i maa-t-taltîf icrâ edilen bunca teblîgat ve kendi tarafından yemîn ile verilen te'mînât üzerine şu i'lân-ı efkâr-ı sâbıka-i tecâvüz-kârânelerinden kat'â feragât etmediklerine delîl olduğundan ve eğerçi bizim taraf-ı aşâiriyyenin Şeyhin efkârına hizmet etmemeleri yolunda taahhüdât ve senedât-ı kuvviyyeye rabtolunmakta iseler de mûmâ-ileyhin efkâr-ı tecâvüziyyeden ferâgat etmeyeceği ve vakt-i hareket ve taarruzu takarrüb ettiği cihetle bunun vehâmet-i azîmesinden korkulduğundan istîzânı muâmeleye ibtidâr ve sür'atle cevâba intizâr olunduğu ve mezkûr şukka sûretinin posta ile gönderileceği ve keyfiyet-i taraf-ı müşîrîden Harbiye Nezâret-i celîlesine bildirildiği beyân olunmuş olacağından karâr-ı sâbık ma'rûze tatbîken tedâbîr-i lâzımeye teşebbüs olunması hakkında her ne vechile irâde-i seniyye-i hazret-i pâdişâhî şeref-sudûr buyuruyor ise muktezâ-yı âlîsi icrâ olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-veri terkîm olundu efendim.
Fi 18 Rebiülâhir 1298 / Fi 7 Mart1297 ( 19- 03- 1881)
BELGE 5
Belge No.: YA-RES 10/ 59
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydullah'ın ikna edilerek İstanbul'a getirilmesi düşünüldüğünden bu konu Şeyh'e iletilmiştir. Gerçi Şeyh İstanbul'a geleceğini bildirmişse de niyetinin pek de gelmek olmadığı ve zaman kazanmak istediği düşünülmektedir. Çünkü Şeyh, Osmanlı Devleti'nin, kendisini, İran'a karşı yürüttüğü mücadelede desteklediği yolundaki neşriyatına devam etmektedir. Ancak Osmanlı Devleti bunun doğru olmadığını ilan edince, bazı aşiretler Şeyh'i desteklemekten vazgeçmişlerdir. Bu nedenle üzüntü içine girmiş olan Şeyh'in İran tarafına iltica edebileceği düşünülmektedir. Eğer böyle olursa İranlılar Şeyh'i Osmanlıya karşı kullanabilir düşüncesiyle, Şeyh'in bir an önce istemese de İstanbul'a getirilmesi ve bölgede ilanlar dağıtılarak, Şeyh'in yaptıklarının desteklenmediğinin herkese duyurulması kararı alınmıştır. Ayrıca Şeyh'in İran'a iltica etmesi durumu için İran sefaretiyle görüşülmesi ve Şeyh'in onlara ilticasını kabul etmeyecekleri konusunda garanti vermeleri aksi takdirde Şeyh konusunda Osmanlıya verdikleri şikayeti geri çekmeleri istenecektir.]
1.
Tezkîre-i Vekâlet Sûreti
Yaverân-ı hazret-i şehriyâriden Musulda bulunan mîr-livâ saâdetlü Ahmed Râtib Paşa tarafından Şeyh Ubeydullah Efendiye dâir meşhûdât ve istitlâât-ı husûsiyyesini hâvî atabe-i ulyâ-yı hazret-i mülûk-âneye arz ve takdîm olunup sûreti irsâl buyurulan telgrafnâmenin meclîs-i mahsûs-ı vükelâda bi-l-mütâlaa ol babda ittihâzı lâzım gelen tedâbir ve muâmelâtın kararlaştırılıb hâk-i pâyi şevket ihtivâ-yı(?) cenâb-ı padişahîye bâ-mazbata arz-ı irâde ve fermân buyurulduğunu manzur-ı tezkîre-i aliyye-i husûsiyyeleri ile mezkûr telgrafnâme mütâlaa ve sûret-i iş'âra göre îcâb-ı maslahat bilâ-taraf müzâkere olunarak ol babta kaleme alınan mazbata leffen arz ve takdîm kılınmakla icrâ-yı mîr-livâ hakkında her ne vechile irâde-i isâbet-âde cenâb-ı şehinşahî şeref-sünûh ve sudûr buyurulur ise icrâ-yı hükm-i celîline ibtidâr edileceği beyânıyla tezkîre-i senâ-verî terkîm olundu efendim.
18 Cemâziyelevvel 1298/4-6 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
Hâmiş Sûretidir
Resîde-i dest-i taazzim olan işbu tezkîre-i sâmiyye-i vekâlet-penâhîleriyle melfûf meclîs-i vükelâ mazbatası manzûr-ı maâli mevfûr cenâb-ı padişâhî buyurularak zikrolunan mazbatada arz ve istizân kılındığı vechile Şeyh Ubeydullah Efendi'nin dersaâdete celbinde olunacak icbâr üzerine şayed İranîlere ilticâ ederse kendisi himâye ile aleyhimizde istimâl olunmak esâsı dâiresinde İran sefâretiyle müzâkere edilmek üzere Hariciyye Nezâretine me'zûniyyet itâsı ve Şeyh'in neşriyâtını tekzîbe îcâb eden mevâki' hükümet-i seniyye nâmına olarak ilannâmeler dağıttırılmasının dâhi Dördüncü Ordu-yı Hümâyun-ı Müşîriyyet ve Van vilâyetine teblîği rehîn-i tensîb âlî-yi hazret-i padişâhî olmuş ve Şeyhin İranlıya dehâlet ve ilticâsını mani' olacak her güne tedâbir ve esbâbın tamamıyla ittihâz ve istihsâline bezl-i mesahi eylemesi zımnında müşîriyyet-i müşârün-ileyhâya teblîgât-ı ekberde ve katabe-i icrâsı dahi irâde ve fermân buyurulub mazbata-i mezkûre iâde kılınmış olmakla ol babda
20 Cemâziyelevvel 1298 / 8 Nisan 1297 ( 19- 04- 1881)
2.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Şeyh Ubeydullah Efendinin davetine dair şeref-sâdır olan emr ü fermân-ı hümâyuna hazret-i padîşâhî üzerine vâki'olan teşebbüsât ve istıtlââtına dair me'mûriyyet-i mahsûsa ile ol tarafda bulunan yâverân-ı sefâret-i şehriyariden Ahmet Ratib paşa cânibinden takdîm olunan telgrafnâme ol babda müteallik buyurulan irâde-i seniyye-i cenâb-ı padîşâhîye mutazammın tezkire-i husûsiyye ile bu günki meclis-i acizânemizde mütâlaa olunan telgrafnâme-i mezkûreyi hulâsa-i meâli Şeyh mûmâ-ileyh davet-i seniyyeye arz-ı memnûniyetle beraber bu babda hâk-i pây-ı âlîye bazı mahâzîr arz etmiş olduğundan yine azîmeti fermân buyrulur ise imtisâl edeceğini der-miyân etmekde ise de kendisi dersaadete azimet niyetinde olmayıb maneviyyâtını icrâ için vakit kazanmak fikrinde ve tehiyyât ve tecâvüzâta dair ilânât ve neşriyyâtını devlet-i âlîyyenin rey ve talimâtına isnad eylemekde olduğundan işbu davet-i seniyyenin bir dereceye kadar intişârıyla harekât ve ilânâtının hallaf-ı maraz-ı âli olduğu anlaşılmasıyla aşâirden birtakımı Şeyhinden yüz çevirib bu hâlden kendisi ye's ve fütûre düşmüş olduğu ve Kürdistandan ayrılması işine gelmeyeceğinden İranîler ile bi-l-muhâbere temîn edilir ise İrana ilticâ edeceği mütâlaasına göre şimdiden bu cihetin taht-ı te'mînât-ı resmiyyeye alınması lüzûmunu havî idiginden iktizâ-yi hâli bilâ-taraf müzâkere edildi. Şeyhin teşebbüsât ve tahrîkâtından İraniler ile beraber Rusyalılar dahi şikâyet ederek devlet-i âlîyyece bir tedbîr-i ittihâz olunmadığı hâlde Şeyhi takîbe mecbûr olacaklarını resmen ifâde etmekde bulunmuş ve Şeyh mûmâ-ileyh dahi her nasılsa igfâlâta kaymış olduğundan şu aralık bir münâsib sûretle oradan kaldırılmış şikâbât ve müdâhilâtın önü alması maksadına ve davet-i seniyye dahi bu mütâlaa üzerine meclis-i acizânemizce verilen karara mütebenni olub ancak şeyhin rızâsıyla dersaâdete azîmet etmeyeceği anlaşılmış ve icbâr edilecek olur ise İranîlere ilticâ etmesi melhuz olub ol halde İranîlerin Şeyhi bizim aleyhimizde istimaal ve şimdi İranîlerin etdiği şikâyet bize intikâl eyleyeceği mütâlaasına binâen ol emirde İran sefâretiyle müzâkere edilmesi lâzıme-i hâlden görünmüşdür. Çünkü Şeyh mûmâ-ileyhin oradan kaldırılmasına esâsen İranîler tarafından vukû' bulan şikâyet üzerine teşebbüs edilmiş olduğu cihetle kendisinin icbârı halinde onlara ilticâ edecek olur ise kabûl etmeyeceklerini İranilerin resmen te'mîn etmeleri ve buna muvafakât etmezler ise şikâyetden vazgeçmeleri lazım geleceği gibi İranîler tarafından böyle bir te'mînât verildiği takdîrde dahi Şeyhin behe-mahal oradan kaldırılması zarûri olarak bu cihetinin İranîlerden alınacak cevab üzerine icrâ-yı icâbe ve Şeyh mûmâ-ileyh harekâtını devlet-i âlîyyenin rızâsına isnâd ile aşâiri igfâl eylemekde olduğundan bu neşriyyâtın muvâfık neffi ol emr olmadığını işidenler kendisinden yüz çevirmekde olduğu gibi geçende meclis-i acizânemiz kararıyla güşîde olunan telgrafname üzerine neşriyyât-ı mezkûre Dördüncü Ordu-yı Hümâyun müşirriyeti ve Van vilâyeti cânibinden tekzîb etdirilmiş idiginden bu sûretin her tarafca ilânıyla Şeyhin igfâl ettigi aşâiriyle aralarına tefrîk düşürülmüş tezkîr ve tensîb kılınmış olmağla rehin-i tasvib-i alî buyurulduğu hâlde şu esâsı dairesinde İran sefâretiyle müzâkere edilmek üzere Harbiyye Nezâretine mezûniyyet itâsıyla Şeyhin neşriyyâtını tekzîben icâb eden muvâkıa hükûmet-i seniyye nâmına olarak ilân-nâmeler dağıdılmasına dahi müşîriyyet ve vilâyet müşarün-ileyhimâya teblîği bâbında ve kât'iyye-i ahvâlde emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emr efendimizindir.
18 Cemâziyelevvel 1298 / 5 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
Notlar:
* Bu yazı; Vesta Dergisi, Sayı 6, Yıl 2006'da yayımlanmıştır.
[1] Celile Celil, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması (İstanbul: Pêrî Yayınları, 1998).
[2] Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Gelişimi (İstanbul: İletişim Yayınları, 1999).
[3] Martin von Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 341, ayrıca a.g.e. s. 268 ve devamı.
[4] Martin von Bruinessen, a.g.e., s. 341-342.
[5] Martin von Bruinessen, a.g.e., s. 347.
[6] Wadie Jwaideh, a.g.e., s. 144.
[7] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, T.T.K Yayınları, Ankara 1988, Cilt 8, sayfa 76; François Georgen, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (İstanbul: Cem Yayınevi, 1995), Cilt 2, s. 145.
[8] Celile Celil, a.g.e., s. 55.
[9] Bu söylentinin güçlenmesine neden olan en önemli şey Berlin Antlaşması'na konulan bir maddedir. Antlaşmanın 61. Maddesine göre; "Bab-ı âli Ermenilerin sakin oldukları eyâletlerde ihtiyâcât-ı mahalliyenin îcâb ettiği ıslâhat ve tanzimâtı bilâ-tehir ihrâ ve Ermenilerin emniyetini Kürdler ve Çerkeslerden muhâfaza edeceğini tehid eder."
[10] İran'a karşı yürütülen mücadeleye dini bir nitelik de kazandırıldığına dair bakınız; BOA, YA-HUS 167/42 (Belge 3).
[11] Celile Celil, a.g.e., s. 90 ve devamı.
[12] Bu konuda bakınız; W. Jwaideh, a.g.e., s. 162 ve devamı.
[13] Bakınız; BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi),YA-RES ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Resmi Maruzat Evrakı) 5/17 (Belge 1).
[14] Bakınız; BOA, YA-RES 9/23; YA-HUS (Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Hususi Maruzat Evrakı) 167/42; YA-RES 10/12; YA-RES 10/59. (Belge 2-3-4-5)
[15] Bakınız BOA, YA-RES 8/23. (Bu belgeyi ve isyanla ilgili diğer Osmanlı belgelerini, hazırlamakta olduğumuz daha geniş kapsamlı bir çalışmada okuyucuya sunacağız.)
[16] Celile Celil, a.g.e., s. 113.
[17] Rus Devlet Arşivi belgelerinden aktaran Celile Celil, a.g.e., s. 114.
Sezen Bilir
Tacim Sebüktegin
Şeyh Ubeydullah isyanı üzerine, Osmanlı, İran, Rus ve İngiliz arşivlerini kullanarak hazırlanmış kapsamlı bir çalışma ne yazık ki yoktur. Celile Celil'in Rus arşivlerini kullanarak yazdığı çalışması [1] ve Wadie Jwaideh'in daha çok İngiliz arşivini kullanarak hazırladığı çalışması [2] dışarıda tutulursa diğer yazarlar daha çok bu iki kaynakta yer alan bilgileri tekrarlamakla yetinmişlerdir. Oysa Osmanlı ve İran arşivleri belki de bu konuda ilk başvurulması gereken kaynaklardır. Biz bu çalışmamızda, Osmanlı arşivinde yer alan bazı belgeleri ortaya koyarak, isyanla ilgili eksik kalmış yönleri az da olsa tamamlama amacını taşıyoruz. Burada yayınlayacağımız belgelerle, özellikle Şeyh Ubeydullah'ın ve isyanının, Osmanlı açısından nasıl görüldüğü ve değerlendirildiği üzerine önemli ip uçları bulunabileceği kanısındayız.
Şeyh Ubeydullah İsyanı ve İsyanı Hazırlayan Koşullar
Bilindiği gibi 19. yüzyıl Osmanlı açısından tam bir alt üst oluşa sahne olmuştur. Aslında aynı şey bu dönemde Kürtler için de geçerlidir. 19. yüzyıla kadar belirli bir özerklikle Osmanlı topraklarında yaşayan Kürtler için, bu yüzyılda bir çok şey değişmeye başlayacaktır. II. Mahmut'la (1808-1839) başlayan modernleşme ve merkezileşme çalışmaları sırasında, Kürt bölgelerinin de özerk statüsü kaldırılmıştır. Bunun üzerine bölgedeki önemli Emirlikler ayaklanarak bu duruma karşı koymuşlar ancak Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. Osmanlı'nın Kürt beylerini yenilgiye uğratması ve bu Kürt Emirliklerini ortadan kaldırması beklendiğinin tersine, bölgedeki kontrolünü kolaylaştırmamış, ortaya çıkan yüzlerce başı boş aşiret nedeniyle zorlaştırmıştır. Bölgede çok güçlü konumda olan Mirlerin ve Beylerin konumlarını kaybetmeleri üzerine devlet bölgeye valilerini yollamış ancak bu valiler "… yerel olaylara ilişkin ne onlar (Mirler) kadar bilgi sahibiydiler ne de halkın nezdinde meşru yöneticiydiler. Bu nedenlerden dolayı da aşiretler arası çelişkilere ve kan davalarına çözüm getirmeye muktedir değillerdi." [3] Kürdistan Eyaletinde ciddi bir boşluk doğmuş ve kendi başına hareket eden yüzlerce aşiret ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, bu boşluğu dolduracak, aşiretler arası anlaşmazlıkları önleyecek bir güç gereklidir. İşte bu rolü bir süre sonra güçlü dini liderler oynamaya başlamıştır. "Aşiretler arası çatışmalar beklenmedik boyutlara ulaşarak tehlikeli bir hal alınca, aşiret üyelerinin, şeyhleri (Bunların müritlerinin sayıları Mevlana Halid'in gayretleriyle epeyce artmıştı) sorunlara çözüm bulacak kişiler olarak görmeleri ve bunun neticesinde şeyhlerin otoritelerinin aşiret sınırlarını aşarak politik önderler haline gelmelerine yol açacak bir biçimde artması doğaldır." [4] Bundan başka 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı, Kürdistan Eyaletindeki toprakları tapulu hale getirmeye başlamış ve tapu memurlarının en çok muhatap olduğu şeyhler nüfuzlarını kullanarak bir çok toprağı kendi tapularına almışlardır. Bu tür nedenler sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında Kürtlerin yaşadığı topraklarda Şeyhler büyük bir güç kazanmışlardır. [5]
İşte bu şartlarda Şemdinli'nin güçlü şeyh ailelerinden gelen ve Şeyh Taha'nın oğlu olan Şeyh Ubeydullah, amcası Şeyh Salih'in yerine Nakşibendi tarikatının başına geçer. Bölgede çok etken olan Nakşibendi aşireti, Ubeydullah'ın döneminde de etkinliğini giderek artırır. Özellikle Botan, Behdinan, Hakkari ve Ardelan Emirliklerine ait topraklar Ubeydullah'ın kontrolü altındadır. [6]
1877 yılı Şeyh açısından çok önemli olmuştur. Bu yılda başlayan 93 harbinde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) Şeyh, bir tarafı seçmek zorunda olduğunun bilincindedir ve İslami değerlerinde etkisiyle, halifenin devletini yani Osmanlı'yı seçmiştir (bu kararda Rusların Ermenilerle kurduğu ilişkiler ve bölgede bir Ermeni devleti kurulacağı fikrinin de etken olduğunu unutmamak gerekir). Ancak bilindiği gibi savaş Osmanlılar açısından tam bir felaketle sonuçlanır. Savaş sonrasında imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti 210.000 km kare toprak kaybetmiştir. Toprak kaybının büyük kısmı Balkanlar'da olsa da bu kayıplar arasında Kars, Ardahan, Batum gibi bölgeler de vardır. [7]
Savaş sonucunda Kürtler de büyük bir yıkım yaşamıştır. Çalışabilir nüfusun savaşa alınması, alınan ek vergiler, bunu izleyen yenilgi ve alınan vergilerin giderek artması halkı sefalete sürüklemiştir. "Açlık yayılıyor her tarafta açlık ve hastalıklardan bitkin düşmüş, iskeletleri andıran, hiçbir umudu kalmamış insanlar dolaşıyor… diye yazıyor Mşak gazetesi. Başkale mıntıkasında 10 bin kişi, Beyazid ve Alaşkert civarında 2 binle 3 bin arası ve bir o kadar da Midyad, Bohtan ve Cezire bölgelerinde ölmüştür." [8]
Savaşın yarattığı yıkım, bölgede yaşanan sefalet ve otorite boşluğu, Ermenilerin bölgede devlet kuracakları söylentisi [9] ve Şeyh'in aklındaki birleşik bir Kürt devleti kurma fikri, bu yıllarda bir araya gelince isyanın zemini hazırlanmış olur. İlk olarak 1879'da Şeyh'in birlikleriyle Osmanlı kuvvetleri karşı karşıya gelmişse de, her iki taraf da bir birinden faydalanma arzusunda olduğundan, kısa sürede anlaşma sağlanır ve Osmanlı topraklarındaki olay büyümeden önlenir. Şeyh'in gözü, daha kolay lokma olarak gördüğü İran'dadır, ancak ondan sonra Osmanlıyı düşünecektir. İran'ın bu dönemdeki güçsüzlüğü, Osmanlı'nın başında bir halifenin bulunmasına karşın İran'ın Şiiliği, İran'ı bir hedef haline getirmekte ve bu saldırıya dini bir görünüm kazandırmayı da kolaylaştırmaktadır. [10]
1880 Ağustosunda Şeyh, sınırda ayaklanmış Mangur aşiretine destek için oğlu Abdülkadir yönetiminde bin kişilik bir Kürt müfrezesi yollar, ardından 10 Eylül'de Mangur alınır, 15 Eylül'de Piran aşireti de isyana katılır. Bir çok aşireti yanına çekmeyi başaran Şeyh ve oğlu Abdülkadir önderliğindeki birlikler Savacbulak'ı da alarak Tebrize yaklaşırlar. [11] Ancak bu noktada düvel-i muazzama devreye girer. Ruslar bölgede büyük bir Kürdistan kurulmasını istemedikleri gibi, İran'ın kendilerinden yardım etmesinden yararlanarak bölgeye müdahale etmek ve İran'ı yanına çekmek niyetindedir. İngilizler de kesinlikle bölgede birleşik büyük bir Kürdistan kurulmasını istemezler, ayrıca bu isyanı, Rusya'yı bölgeye sokacak tehlikeli bir gelişme olarak görürler ve Osmanlıya baskı uygulayarak, sınırlarını kapatmasını ve Şeyh'i desteklememesini isterler. Bir süre sonra gerçekten de Osmanlılar sınırı kapatarak Şeyh'in İran ve Osmanlı birlikleri arasında sıkışmasını sağlar ve isyan yenilgiyle sonuçlanır. Bu konudaki Osmanlı belgelerinin ortaya çıkartılmamış olması, Osmanlı'nın bu süreçteki politikalarının belirsiz ve kafa karıştırıcı olduğu gibi yorumlara neden olmuştur. [12] Oysa belgeler incelendiğinde görülüyor ki:
1. Osmanlılar, uzun yıllardır bölgede yaşanan karmaşayı önlemenin ve Kürt aşiretlerini kontrol altına almanın tek yolunun Şeyh Ubeydullah gibi bölgede çok etkin ve nüfuzlu birini yanlarına çekmek olduğunu düşünmektedir. [13]
2. Bölgede İngiliz ve Rusların kurdurmak istediği düşünülen Ermeni devletine karşı yine tek kozunun Kürtler ve onları kontrol edebilecek Şeyh Ubeydullah'ın olduğu kanısındadır.
3. Ancak Şeyh'in bu desteği yanlış anlayıp bölgede birleşik ve büyük bir Kürdistan kurma hayaline kesinlikle sıcak bakmamaktadır.
4. Şeyh'in İran'a karşı giriştiği harekat konusunda ısrarlı olmasına karşıdır. Çünkü Rusya ve İngiltere'nin bölgeye müdahale edebileceğinden korkmaktadır. Bu nedenle Şeyh'in İran'a saldırısı sırasında, sınırlarını kapatarak İran'a yardımcı olmuş, ancak isyandan sonra şeyhle olan iyi ilişkilerini sürdürmeye çalışmıştır. [14] Hatta öyle ki isyandan sonra savaşta yaralanan Şeyh'in adamlarına maaş dahi bağlamıştır. [15]
İsyanın bastırılmasından sonra Osmanlı topraklarına kaçan Şeyh Ubeydullah, tehlike olarak görüldüğünden Osmanlılar tarafından İstanbul'a çağrılır. Gerçi Şeyh bir süre Osmanlıyı oyalamayı başarsa da sonunda Osmanlı'nın baskılarıyla İstanbul'a getirtilir. Şeyh İstanbul'da büyük bir törenle karşılanır. " Sultan ‘misafirini' şeref töreniyle karşılamayı esirgememişti. Şehrin bütün ileri gelen resmi şahsiyetleri Şeyh'i karşılamaya çıkmışlardı. Sokaklar insanlarla dolup taşmıştı. Ubeydullah'ın İstanbul'a girişi sırasında, onun şerefine top atılmıştı." [16] Ancak Şeyh Ubeydullah amacından henüz vazgeçmemiştir. Şeyh 1882 Temmuzunda Ramazan bayramı sırasında, tacir kılığına girerek, sahte bir pasaportla, Fransız şirketlerinden birine ait Pak isimli gemiyle Poti'ye oradan da Hakkari'ye kaçar. [17] Bunun üzerine bölgeye askeri yığınak yapan ve Şeyh'in ikna olmayacağını görünce üzerine asker gönderen Osmanlılar, Şeyh'i yakalar ve oğlu Abdülkadir'le birlikte maaş bağlamak suretiyle Mekke'ye gönderir. Şeyh 1883 yılında Mekke'de ölür.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu isyanın tüm yönleriyle ortaya çıkabilmesi için Osmanlı ve İran arşiv malzemelerinin de mutlaka gün ışığına çıkarılması gerekmektedir. Bu çalışma bu konuda ufak da olsa bir adım atma amacıyla hazırlanmıştır.
BELGE 1
Belge No.: YA-RES ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Resmi Maruzat Evrakı) 5/17
Belgenin Özeti
[Göçebe Kürtlerin yerleştirilmeleri ve iskan edilerek medeniyete kavuşturulmaları çok önemli bir sorundur. Bu konuda bölgeye gönderilmiş bulunan müfettişlerin Meclis-i Vükelaya sundukları raporlar görüşülmüş ve bazı kararlar alınmıştır. Müfettişlerin verdikleri raporlara göre; zaman zaman Kürtlerin yaşadıkları yerlerde bulunan Hıristiyanlara karşı yapılan bazı adaletsiz uygulamalar, buralardaki Hıristiyanların himaye hakkını ele geçirmiş İngiltere ve Rusya'nın bölgeye müdahalesine neden olabilir. Bu nedenle bölgedeki göçebe Kürtlerin bir an önce itaat altına alınması gerekmektedir. Ayrıca İran sınırında yaşayan Kürt aşiretleri, İranlılar tarafından kendi yanlarına çekilmek üzere sürekli rütbe ve maaş verilerek ödüllendirilmektedir. Göçebe halde bulunan bu aşiretlerin, İran tarafına geçmemeleri için, derhal yerleşik hale getirilmesi gerekmektedir. Bunu sağlamak için derhal, bölgedeki önemli ve itibarlı aşiret reisleriyle ilişkiye geçilmeli ve eğer gerekirse bazı istekleri de kabul edilmelidir. Aksi takdirde özellikle Nesturilerin bulunduğu bölgelerde büyük karışıklıklar çıkabilir ve kısa sürede bu bölge de Balkanlara dönebilir. Yani bu bölge adeta Kürdistan'ın Karadağ'ı olabilir. Zaten bölgedeki Piskopos da birkaç yıldır Tiflis'le bağlantı halindedir. Bu nedenle bölgede büyük bir gücü ve nüfuzu olan ŞEYH UBEYDULLAH ve oğluyla derhal ilişkiye geçilmeli ve bölgedeki nüfuzu kullanılarak bölgedeki aşiretler yerleşik hale getirilmeli, asayiş sağlanmalı. Çünkü Rumeli'nin nazik hali bu kez de Anadolu'ya sıçramak üzeredir. Bu bölgede Hıristiyanlarla ilgili ıslahatlar hızla yapılmaz ve göçebe Kürt aşiretleri iskan edilmezse yabancı devletlerin de karışmasıyla büyük sorunlar çıkabilir. İşte tüm bunlar göz önüne alınarak, Dördüncü Ordu Komutanı Semih Paşa'ya bunları anlatan ayrıntılı bir talimatname gönderilmeli ve ayrıca Dersim bölgesine de, halkın devletin nüfuzuna alışmasını sağlayacak uygun bir mutasarrıf atanmalıdır.]
1.
Atûfetlü Efendim Hazretleri
Kürdlerin tavattun ve iskânlarıyla hâlen ve istikbâlen te'mîn-i saâdet hâlleri ve oralarca dem-be-dem vuku' bulmakta olan uygunsuzlukların men'-i vuku'u zımnında şimdiden lâzım-ül-icrâ olan bazı tedâbîr ve mütâlaâta dâir devâir müfettişi ibhetlü, devletlü Paşa hazretlerinin atebe-i ûlyaya takdîm etmiş olduğu arîzanın encümen-i mahsûsca bilâ-taraf mütâlaasıyla netice-i müzâkerâtın arz-ı istîzânı muktezâ-yı emr ü fermân hümâyûn-ı cenâb-ı mülk-dârîden idiğini hâvî olan tezkire-i âliye-i husûsiyye mezkûr arîza ile birlikte led-el- mütâlaa ol babta cereyân eden mübâhasât üzerine verilen karâr-ı muktezâ meclis-i mahsûs-ı vükelâdan tanzîm olunan mazbata leffen arz ve takdîm kılınmış olmakla karâr-ı müzâkerât hakkında her ne vechile irâde-i isâbet ifâde-i hazret-i şehin-şâhi ziver-sahîfe-i sudûr buyrulur ise infâz-ı hükm-i âlîsine ibtidar edileceği beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.
Fi 1 Safer 1297 (14- 01- 1880)
2.
Meclis-İ Vükela Mazbatası
Tâife-i Ekrâdın tavattun ve iskânlarıyla dâire-i medeniyyete iddihâlleri hakkında olan lüzûm ve ehemmiyyetin taâzumuyla ol babda bazı mütâlaâtı mübeyyin ibhetlü, devletlü müfettiş paşa hazretleri tarafından hâk-i pây-ı hümâyûna takdîm kılınan arîzanın meclis-i vükelâca bilâ-taraf tezekkür-i mütâlaasıyla netîce-i müzâkerâtın arz ve istîzânı muktezâ-yı emr ü fermân maâlî-yi ünvân hazret-i pâdişâhîden idiği tezkire-i âliyye-i husûsiyye ile teblîğ olunmasıyla mezkûr tezkîre ve arîza meyâne-i âcizânemizde kırâat ve mütâlaa kılındı. Müfettiş-i müşârün-ileyhin hulâsa-i mütâlaât ve ihtârâtı Kürdlerin bulundukları yerlerde meskûn olan Hıristiyanlar hakkında bazı mertebe vuku' bulan taaddiyâtları İngiltere ve Rusya devletlerine ol havâlî ahâlî-yi gayr-i müslimesi için bir hakk-ı himâyet verilmiş olduğundan ve bu hakk-ı himâyet ise ileride devletçe pek muzır olacağından Kürdlerin a'mâli tedâbîr ile cümleten taht-ı itâate alınması lüzûmuna binâen Semih Paşa hazretlerinin me'mûriyyet-i mahsûsa-i muvakkatesini mes'ele-i ıslâhiyyeye tahvîl ile Erzurum'da bulunan komisyon hey'etiyle birlikte olarak kuvve-i askeriyye muâvenetiyle işbu hulûl edecek mevâsim-i sayfın nihâyetine kadar Kürdistânın her bir cihetince evâmir-i hükûmet-i seniyyenin ser-tâ-ser mer'iyyet ve cereyânı ve İran hudûdu üzerinde bulunan aşiretler ve rüesâsı hakkında İran devleti tarafından teşvîkât ve taltîfât icrâsıyla taraflarına celb ve imâleye çalışmakda idiğinden bunların ol tarafa geçmemeleri esbâbının istihsâli ile göçebelik hâlde bulunanların sûret-i iskânları husûsunun ve rüesâ ve mu'teberânıyla söyleşilerek ve mümkin-ül-âsaf bazı istidâları olduğu hâlde onların dahi kabul edebileceği tefhîm edilerek bu emr-i mühimmin husûlüne dahi sarf-ı sa'y olunmakla beraber Nesturî tâifesinin sâkin oldukları cebel-i Ezir(?) vakt-ı zarfında Kürdistân'ın Karadağ'ı olacağından ve birkaç seneden beri idâre-i umûr-ı ruhâniyyelerinde bulunan Piskopos Tiflis ile münâsebet peydâ etmiş olduğundan bunun celb ve te'mîn ve taltîfi ve Şeyh Ubeydullah ile mahdûmunun oralarca olan nüfûz u haysiyyelerinden istifâde olunmak üzere haklarında hürmet ve riâyet ibrâzıyla ba'de-t-te'mîn iskân-ı aşâir husûsunun kendisiyle müzâkere edilmesi lüzûmunu mutazammın bulunmuştur. Vâkıâ Rumeli'nin nezâket-i hâli şimdi Anadolu tarafına intikâl etmeye başlayıp işbu kıt'ada meskûn olan Hıristiyanların cezb-i teveccüh ve muhabbetleri maddesi devletin müşârün-ileyhümâ beyninde bir mes'ele-i müsabâkat ihdâs etmiş oralarca ecânibin i'tirâz ve şikâyetine mahal kalmamak üzere hâlen ve zemânen mütehattim olan ıslâhâtın icrâsı devlet-i âliyye için hakikaten mevâdd-ı mühimme ve müste'celeden olmasına ve tâife-i Ekrâdın vuku'a gelmekde olan hareket-i nâ-sezâlarının önü alınamayacak olursa bunun akıbeti dahi pek vahim olacağı tabîî bulunmasına binâen müfettiş-i müşârün-ileyhin ihtârı vechile bu babda Semih Paşa hazretlerine ve asliyye-i nezâret-i celîlesinden etrâflı bir ta'lîmât i'tâsı ve bir de Dersim için mutasarrıf ta'yini esâsen mukadder olup bu da ol havâlîce husûl-ı âsâyiş ve inzibâta ve ahâlinin nüfûz-ı hükûmete alışmalarına murâd olacağı cihetle dâiresi nerelerden teşkîl olunacağı nezâretçe kararlaşdırılmak ve me'mûriyyeti ba'de-i arz ve istizân olunmak üzere münâsib bir mutasarrıf intihâbı husûsunun dahi nezâret müşârün-ileyhine havâlesi müfettiş-i müşârün-ileyhe dahi hâzır olduğu hâlde müttehiden tensîb edilmiş olmakla ol babda kat'î ahvâlde emr ü fermân veliyy-ül-emr efendimizindir.
Fi 1 Safer 1297 ( 14- 01- 1880)
BELGE 2
Belge No.: YA-RES 9/23
Belgenin Özeti
[İran hududunda meydana gelen heyecanın ve hareketlenmenin Şeyh Ubeydullah'ın hareketinden kaynaklandığı anlaşılmış, bu arada Rus Devleti'nin de Nahçıvan'a ve Osmanlı sınırına asker sevk ettiği öğrenilmiştir. Bunun üzerine Tebriz konsolosu durumu Ruslara sormuş ve Ruslardan sınırlarımızı korumak için asker naklediyoruz cevabını almıştır. Ayrıca yapılan araştırmaya göre yapılan yığınağın, on dört tabur ile iki batarya toptan oluştuğu anlaşılmıştır.
İşte tüm bu durumlar ışığında Meclis-i Vükela toplanmış ve bu konuları görüşerek bazı kararlar almıştır: İranlıların talepleri dile getirilmiş ve Osmanlı tarafından İran'a saldırıp hasar verenler varsa derhal tahkikat yapılarak bunların tespit edilmesi gerektiği belirtilmiş, ancak İran'dan Osmanlı topraklarına saldıran aşiretlerin de engellenmesi hususunun İran büyükelçiliğine bildirilmesi kararlaştırılmıştır.
Malum savaştan sonra (Burada 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından bahsediliyor) bölgede Osmanlı devletinin kontrolü zayıflamış, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgelerle, Ermenilerin büyük oranda yaşadıkları Van ve Hakkari'de Şeyh Ubeydullah önderliğinde hareketler başlamıştır. İran'ın bu durumda Osmanlı'dan istediği yardım yerine getirilmezse öyle anlaşılıyor ki Rusya'ya başvuracaklardır. Zaten Rusya'nın da sınıra asker yığmaya başlaması bunun göstergesidir. Tarafsız devletlerin elçilerinin de uyardıkları gibi Rusya'nın niyeti kendi sınırlarını korumak değil, bölgeye müdahale etmektir. Bu nedenle gerekli önlemler derhal alınmalıdır. Öncelikle bir teftiş heyeti kurularak bölgeye gönderilmeli ve raporlara göre gerekli önlemler derhal alınmalıdır. Bu nedenle, Telgraf Nazırı Haydar Efendi ile, Amare (Bağdat'a bağlı) mutasarrıfı Kemal Efendi'nin bu tahkikat komisyonunun başına geçirilmesi ve derhal bölgeye gönderilmesi kararı alınmıştır.]
1.
Atûfetlü Efendim Hazretleri
Hudûd-ı İraniyye dahilinde zuhûra gelen kıyâm ve heyecân Şeyh Ubeydullah ile avanesinin tahrîkât ve igfâlâtından münbais olduğu hakkında İran devleti tarafından der-miyân olunan şikâyâtın tahkîk ve terkikîyle şâyet bizim taraftan hudûdu tecâvüz edenler var ise men'ine ve tedâbîr-i lâzımenin ittihâz ve icrâsına memûr olmak ve dâire-i askeriyyeden dahi münâsip bir zât terfîk edilmek üzere telgraf nâzırı sâbık atûfetlû Haydar Efendi hazretleriyle Amare mutasarrıfı Kemali Efendinin birinci ve ikinci komiser sıfatıyla ta'yîn ve igrâmları ve teferruâtı hakkında meclis-i vükelâdan kaleme alınan mazbata melfûfatıyla maân arz ve takdîm kılınmağla karar-ı müzâkere hakkında emr ü irâde-i seniyye-i cenâb-ı padişâhi her ne vechile şeref-sudûr buyurulur ise hükm-i celîli icrâ olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-verî terkîm olundu efendim
1 Safer 1298 / 21 Kanûn-ı Evvel 1296 ( 02- 01- 1881)
2.
Ma'rûz- ı çâker-i kemîneleridir ki
Rusya devleti tarafından Nahçıvana ve hudûda asker sevk olunduğu ve bunlar sebebiyle gelen askerin mikdârı hakkında Tebriz şeh-benderliğinden bâ-tahrîrat i'tâ olunan ma'lûmâta havî Vanda bulunan Dördüncü Ordu-yı Hümayûn Müşîri Devletlü Nâfiz Paşa hazretleri tarafından sudûr-ı telgrafnamenin hallî sûreti leffen huzûr-ı sâmiyyen dâver-i efâhimle takdîm kılınmış olmağla ol babda emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emrindir
24 Muharrem 1298 / 15 Kanûn-ı Sâni 1296 ( 26- 12- 1880)
3.
Vanda Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn Müşîri Mahmud Paşadan Harbiye Nezâretine mevrûd
14 Kânun-ı evvel 1296 tarihli ve şifreli telgrafnamenin hallî sûretidir.
Rusya devleti tarafından Nahçıvana ve hudûda kuvve-i külliyye-i askeriyye sevk olunmakda olduğu istihbâr olunması üzerine devlet-i müşârün -ileyhanın Tebrizde mukîm konsolosundan kuvve-i mezkûrenin vürûdları sebebi suâl olundukda hudûdlarının muhâfazası için olduğu cevâbı alındığı ve muahharen olunan tahkîkât ve mesmûâta göre kuvve-i mezkûrenin on dört tabur ile iki batarya topdan ibâret idigi anlaşıldığı Tebriz şeh-benderliğinden el-yevm alınan 26 Teşrîn-i Sani 1296 tarihli tahrîrâtda iş'âr olunmağla arz ve malûmât olunur.
4.
Van vilayetinden makâm-ı sâmî vekâlet-penâhîye meb'ûs telgrafname hallî
Rusya tarafından Nahçıvan ve hudûda sevki istihbâr olunan ve lede-s-suâl esbâbı hudûdun muhafâzası için olduğu Tebriz Rusya konsolosu cânibinden beyân olunan kuvve-i külliyye-i askeriyyenin on tabur ile iki batarya topdan ibâret idiginin tahkîkât-ı ahîre üzerine anlaşıldığı Tebriz şeh-benderliğiden müşîr paşa hazretlerine mevrûd 27 Teşrîn-i Sani 1296 tarihli tahrîrâtın iş'âr olunmağla fermân.
14 Kanûn-ı Evvel 1296 ( 26- 12- 1880)
5.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Hudûd-ı İraniyye dâhilinde zuhûra gelen kıyâm ve isyân Şeyh Ubeydullah ile Hamza Ağa menkûrun tahrîkâtından münbais olduğu beyânıyla bunların ve bizim taraf aşâir ve Ekrâdından hudûd-ı İraniyyeye tecâvüz edenlerin te'dîb ve terbiyeleri ile hudûdun muhâfazası İran sefâretinden bâ-takrir taleb olunmuş olunduğu gibi İran Şahı hazretleri tarafından dahi Tahran sefâret-i seniyyesine şifâhen bu yolda ifâdât vuku' bulmuş ve muhâfaza-i hudûd için iktizâ edenlere evvel ve âhir icrâ-i teblîgât edilmiş olub ancak tebaa-i saltanat-ı seniyyeden hudûd-ı İraniyyeye tecâvüz edenlerin te'dîbi bahsine gelince aşâir-i İraniyyeden dahi öteden beri bizim taraf ahalisi haklarında icrâ-yı mezâlim ve ta'dîyât edenlerin icrâ-yı mecâzâtıyla muâmele-i mütekâbele-i irâesi lâzım geleceğinden bizim taraf aşâirinden öte tarafa îfâ'-yı hasar edenler var ise bi-l-tahkîk anların ba'de-mâ bu misillu ahvâl îfâ edememeleri mümkün ve usûlen mütehattim olan tedâbirin istihsânı için mahalline bir heyet-i mahsûsa irsâli müsemmem olduğu cihetle İranîler tarafından dahi tebaa-i Osmaniyye haklarında vuku'undan şikâyet olunan mazarrat ve hasârâtın men'i esbâbının istihsâl ve temîni lüzumu meclis-i âcizânemiz kararıyla Hariciyye Nezâretinden İran sefâretine teblîğ olunmuşdur.
Hudûd-ı Devlet-i Aliyyenin ehemmiyet-i tabîiyyesi muhârebe-i sâbıkadan dolayı kesb eylediği inkılâbâtdan nâşi bi-l-vücûh tezâyüd etmekle beraber Ekrâd ve aşâirin mecmû' olmasından ve diğer taraflardan Ermenilerin ekseriyeti dahi Van ve Hakkari cihetlerinde bulunmasından dolayı Şeyh-i mûmâ-ileyh gibi beyn-el-aşâir mevcûd olan nüfûzunu ahvâl-i mevki'yyeye ve menâfi' devlete muvâfık olmayacak sûrette isti'mâl ile böyle gavâil zuhûruna sebeb olanların men'i harekâtı ferâiz-i umûrdan olduğu gibi İran sefîrinin dahi işbu harekât-ı âsiyâniyyenin def'i ve ref'iyle heyecânın henüz zâil olamamasını Şeyh-i mûmâ-ileyhin tahrîkâtına atıf ile bunlar te'dîb ve hudûd üzerinden tebâ'id olunmadıkça istikrâr-ı âsâyiş kâbil olamayacağından ve bu babda devlet metbûâsının taraf-ı devlet-i aliyyeden ümîd-i muâ'venetden meyus olduğu hâlde diğer bir çare taharrîsine mecbûr olacağından bahisle Rusya devletine müracaât edeceklerini telmîhen vuku' bulan ifâdâtı ve Rusyalının Nahçıvana ve hudûda asker sevk etmekde olduğuna dair Dördüncü Ordu-yı Hümâyun Müşîriyyetinden Harbiye Nezâretine ve Van vilâyetinden bab-ı âliye gelen ve leffen arz ve takdîm kılınan telgrafnâme mündericâtı dahi nazar-ı dikkat ve ehemmiyyeti câlib görünmüşdür.
Egerçi Rusyalının hudûd-ı İraniyyeye asker sevk etmesi zâhiren hudûdu muhâfaza ve icâbı hâlinde İranlıyı müzâhere maksadına mahmûl ise de hakikâti devlet-i aliyye ile İran devleti arasında tabi'ül-muhâfaza olan münâsebeti ihlâl ile oralarca menâfi'-i devletine muzır müdâhelât îka' arzına mütebenni olarak bu surat hâlen ve aynen bizim için muhâzir-i âzimeyi istilzâm edeceği derkâr olub bu işin devlet-i aliyyece tedâbir-i mümkine ittihâz ve icrâsıyla biran evvel önü alınmasının lüzûm ve ehemmiyyeti hakkında bazı bî-taraf devletler süferâsının ma'ruz-ı hayr-ı hevâhiden vuku bulan ihtârâtı dahi şu mütâlaata dâir olduğundan maslahatın kesb eylediği ehemmiyete göre bir tedbîr ittîhazı lâzımeden ve şimdiki hâle göre mes'ele İranîlerin şikâyâtından ibâret olub kâbil-i tahkîk bir şey denilemeyeceği umûr-ı bedîhîyeden olmağla evrak-ı iştikâye üzerine bilâ-taraf icrâ-yı tahkîkât ile tebin edecek hale göre icâbına bakılmak üzere evvel emirde karar-ı vâkıa tevfîken bir heyet-i tahkîkiye tayin ve îzâmı iktizâ-yı maslahata muvâfık görünmekle beraber bu sûret-i şikâyât vakalarının devlet-i aliyyece nazar-ı itibârâ alındığını arâi ederek İranîlerin Rusyaya temâyül mecbûriyyetini def' edeceği İran sefîrinin esnâ-yı mukâlemede henüz heyet-i tahkîkiyenin dahi gönderilmediğini îrad etmesiyle müstedill idiğinden heyet-i mezkûrenin hemân intibâh ve îzâmıyla karar-ı vâkıaın ibrâz-ı faâliyâtı lüzûm ve vücûbu tayin etmiş ve telgraf nazırı sabık Haydar Efendi hazretleri mukaddema iki def'a Tahran sefâret-i seniyyesinde bulunarak oraların ahvâl ve âdâtına tamâmıyla matlu' ve şu hidmet-i mühimmeyi hakkıyla ifâya muktedîr bendegândan bulunmuş olduğundan dâire-i Harbiyyeden dahi münâsib bir zat terfik olunmak üzere müşârün-ileyhin birinci ve geçende Amare mutasarrıflığına tayin olunan Kemal Efendinin dahi ikinci komiser sıfatıyla ve ber-minval-i ma'ruz hudûd-ı İraniyyeyi tecâvüz edenler var ise onların müsâraaten bil-tahkîk men'i ve sâir lâzım-ül ittihâz olan tedâbir ve muâmelâtın icrâsı me'muriyyetiyle evrâk-ı iştikâyenin kendilerine verilerek hemân seriyyen îzamları ve müşâr ve mûmâ-ileyhümaya Anadolu cihetine gönderilen birinci ve ikinci teftîş memûrlarına verilen maaşlara tevfîken ilk tahsîsiyle iş bu maaşlar ile kararnâme hükmünce iktizâ eden harcırahlarının dahi mesârif-i fevkalâde meyânında tesviyyesi bi-l-ittihâd tezekkür ve tensîb kılınmış olmağla kati' ahvâlde emr-ü fermân hazret-i veliyy-ül-emr efendimizindir
Fi 1 Safer 1298 / 21 Kanun-i evvel 1296 ( 02- 01- 1881)
BELGE 3
Belge No.: YA-HUS ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Hususi Mruzat Evrakı)167/42
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydulah Van'ın Erciş kazasında bulunan ahaliye hitaben bir mektup gönderir, Şeyh mektubunda; İranlıların Müslümanlara büyük kötülükler yaptığını ve bu nedenle baharın gelmesiyle birlikte İran'a karşı başlatılacak cihada tüm Müslümanların katılmaları gerektiğini bildirir. Mektubu getirenlerin şifahen ayrıca bir mesaj daha ileteceklerini belirten Şeyh, ayrıca bu ayaklanmanın Osmanlı Devleti ve diğer Avrupa devletlerince de olumlu karşılandığını ve bunların hepsinin İran'ı kusurlu bulduklarını belirtmiştir. Farsça olan bu mektup daha sonra Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmiş ve çevrilerek sadarete sunulmuştur.]
1.
Şeyh Ubeydullah Efendinin Van vilâyeti dahilinde kâin Erciş kazası ahâlisine hitaben yazmış olduğu halde ele geçirilerek Dördüncü Orduyu Hümayûn müşiriyyet-i celîlesinden irsal olunan faris'ül-ibare mektubla tercümesi suretidir.
Erciş kazasıyla o tarafın umûm ahâlisiyle cem-i muhallasan ve mensubâne selam ve duâ' ederim.
Malûmunuz olsun ki bu sene İranîlerin gözü içlerinde bulunan Müslümanların başlarına getirdikleri şey hiçbir zamanda görülmemiş ve işidilmemişdir. Bunun üzerine cümle islâmiyâna vâcib ve farzdır ki gayret ve hamiyyet-i islâmiyyeti elden bırakmayıb bahar için cihâd tedârikini görüb mart ahirinde hazır ve muhya olmanız lazımdır. Bu taraf islâmı cümleten müttefîken ve müttehîd olarak İran ile olunacak cihâda hazır ve Müslümanların intikâmından geri kalmayacakları emr-i zâhir olup inşallah-ı teâla sizler dahil cümleten ittifâk edib baharın cihâdına hazır ve amâde ve bundan böyle cihâd ele geçmeyeceğinden her kim kendisini bu hânedânın mahsûblarından add eder ise lâzım gelir ki bu sefer hayr-ı esere gelmesinde rehâvet ve müsâhile etmesin. Bir de mektubun hâmillerinde ifâde-i şifâhîye vardır el-hamdüli-llâh devlet-i aliyye vesâir Avrupa devletleri efkârları muhalasaların murâdı üzerine olub ve cümleten İranîleri muvâheze ve sâhib-i taksîr tutmuşlardır. İnşallah bu kere cümleten din yolunda ve hamiyyet-i islâmiyete merdâne fedâ-yı can ederseniz ziyâde te'kîd lâzım değildir. Esselam-ı aleyküm.
21 Rebi'ülevvel 1298 ( 20- 02- 1881)
2.
Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Şeyh Ubeydullah Efendi tarafından Van vilâyeti dahilinde kâin Erciş kazası ahâlisine hitâben yazılmış olduğu halde ele geçirilmiş olan Faris-ül ibâre tahrîrâtın sûretiyle tercümesinin irsâl kılndığı Van'da bulunan Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn müşiriyyet-i celîlesinden bâ-tahrîrât iş'âr olunmuş olduğundan tahrîrât-ı merkûmenin tercümesinin ihrâc etdirilen sûreti mazûr-ı âli dâver-i ifhamıyla buyurulmak üzere leffen huzûr-ı maâlî-i mevkûr vekâlet-penâhîlerine takdîm kılınmış olunmağla ol babda emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emrindir.
18 Cemâziyelevvel 1298 / 5 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
3.
Şeyh Ubeydullah tarafından Erciş kazası ahâlîsini cihâda dâvet yolunda yazılmış ve Dördüncü
Ordu-yı Hümâyûn müşîriyyetince ele geçirilerek Harbiye Nezâretine gönderilmiş olan tahrîrâtın sûret-i mütercümesi Nezâret müşâr'ün-ileyhinin tezkiresiyle beraber manzûr-ı âli buyurulmak üzere leffen arz ve takdîm kılındı efendim.
20 Cemâziyelevvel 1298 / 7 Nisan 1297 ( 19-04-1881)
BELGE 4
Belge No.: YA-RES: 10/12
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydullah'ın Müslüman ve Hıristiyan halkı birleştirerek onların hukuklarını muhafaza edeceği bahanesiyle bir isyan hareketine hazırlandığı İran ve diğer devletler tarafından, Osmanlı Devleti'ne bildirilmektedir. Şeyh'in Osmanlı sınırında olması ve böyle bir harekete kalkışmayacağı konusunda herhangi bir garanti verilememesi, genel kamuoyunu Osmanlı aleyhine çevirmiştir. İran Şahı ise, Şeyh'in verdiği bunca zarara rağmen, bölgeden uzaklaştırılmasını dahi istemediğini, sadece Osmanlı'nın, Şeyh'in bir daha böyle bir şey yapmayacağına ve Osmanlı tarafındaki Kürt aşiretlerin böyle bir duruma karıştırılmayacağı konusunda garanti vermesini istediğini bildirmiştir. Aslında Şeyh'in bir daha ayaklanmayacağına inanılsa, garanti verilerek bu iş halledilebilir. Ancak yapılan incelemeler ve alınan istihbarata göre İran'ın ve diğer devletlerin amaçladıkları şudur; Osmanlı böyle bir garanti verdikten sonra devreye girilerek Şeyh yeniden ayaklandırılacak ve böylece:
1. İran Osmanlı'dan zararlarına karşı tazminat talep edebilecek
2. Rusya ve İngiltere İran taraftarlığına kalkışacak
3. Ermenistan ve Kürdistan'ın muhtariyetleri talep edilecek.
Zaten Rusya'nın Türkmenler aleyhinde Göktepe bölgesini işgali ve İngiltere'nin buna ses çıkarmaması, bu iki devletin Asya konusunda uzlaştıklarını göstermektedir. Kürtler konusunda da Rusya ve İngiltere'nin ortak davranacağı hissolunmuştur. Bu nedenle Şeyh ve oğullarıyla görüşülüp, iyi niyetle ikna edilerek derhal sınırdan uzaklaştırılmaları gerekmektedir. Bu konularda istihbarat için Tahran'a gitmiş olan Sipahsalar'ın (Serasker, askerlerin en büyük âmiri anlamında kullanılan bir tabir) verdiği bilgiye göre; Osmanlı'nın bölgedeki askeri gücünün yetersiz olduğu ve bu kuvvetlerle bölgedeki asayişi sağlayamayacağı, Şeyhin ikamet ettiği Nehri bölgesinin Osmanlı nüfuzu dışında bir alan olması nedeniyle kolayca müdahale edilemeyeceği ve Şeyh'in hem Osmanlı depolarından, hem de başka yollardan yeni silahlar edinmekte olduğu bildirilmiştir. Ayrıca Sipahsalar, Osmanlı'nın bölgeye müdahale edemeyeceği düşüncesi nedeniyle, İran'ın bölgeye müdahale edebileceğini söylemiştir.
Bu konu görüşülmüş ve alınan diğer bilgilerle beraber, Şeyh'in Mart sonunda İran'a karşı bir harekete girişeceği saptanmıştır. Zaten Şeyh'in Erciş'e gönderdiği mektupta bu açıklandığı gibi, bu isyanın Osmanlı ve Avrupa devletlerince de desteklendiği bildirilmiştir. Şeyh Ubeydullah'ın, yapılan görüşmelerde defalarca isyan etmek gibi bir niyetinin olmadığını söylemesine rağmen, isyan hazırlığı içinde olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle gerekli tüm askeri tedbirlerin alınması gerekir.]
1.
Hâriciyye Nezâret-i Celîlesi Cânib-i Âliyesine
Devletlü efendim hazretleri
Fi 6 … 1881tarih ve yüz on dokuz numarolu telgrafnâme-i çâkerânemle arz ve işâr olunduğu vechile güyâ Şeyh Ubeydullah efendinin tedârikât-ı külliyye ile meşgûl olduğu gibi tarafeyn-i Kürdistânı ahâli-i İslâmiyye ve Hırıstiyâniyesini birleşdirerek muhâfaza-i hukukları ser-riştesiyle ilân-ı asiyâne cür'et ve idâre-i muhtâriyyet talebine cesâret eyleyeceği birkaç günden beri sûret-i mevsûkada İran ve ecnebi me'mûrları taraflarından rivâyet kılınmakda olduğu cihetle bu havâdis geçenlerde cana ve mala zarar-dîde olan ve olmak havfında bulunan ahâli-i İrâniyyeyi fevk-al-me'mûl heyecâna getirib ahz-i sâr olunmalıdır ve Ekrâdın etdiği yanlarına bırağılmamalıdır efkârı taammüm eylemiş ve Şeyhin el-yevm hudûdda bulunması ve hiç olmazsa bu tarafa tekrar tecâvüzü hakkında henüz te'minât verilmemesi ezhân-ı umûmiyyeyi kâmilen aleyhimize davet etmişdir. Şâh hazretleri ise Şeyh Ubeydullah'ın ifa' eylediği bunca hasarât meydanda olduğu halde bunlardan bahs olunmayıb ve hatta teb'îdi hususûndan dahi sarf-ı nazarla ba'de-mâ ifsâdât ve ilkaât ve tecâvüzâtdan keff-i yed ile asâyiş-i hudûdu ihlâl eylemeyeceğine dair cânib-i saltanat-ı seniyyeden taleb-i te'mînât edilmiş olduğu halde henüz bu babda dahî bir cevâb-ı kat'î verilmemiş idiginden bahisle her ne denilecek ise serîan bildirilmesini cânib-i sefâret-i seniyyeden musirr-âne taleb etdirmekde bulunmuş ve bu babda vüzerât-ı umûr-ı hâriciyyeden bu kerre dahî vârid olub bir sûreti melfûfâtı nüshalarıyla beraber leffen takdîm kılınan takrîr-i resmî ile de te'kîd ve isti'câl olunmuşdur. Eger Şeyh ve tevâbi'nin ba'de-mâ bir güne tecâvüzât ve ilkaâtda bulunmayacağı bizce muhakkak olubda te'mînât-ı matlube i'tâ' edilebilmiş olsa işin politikaca olan ciheti reside-i hitâm olmuş olacak ise de tahkîkât-ı ahîre-i acizâneme göre şu taleb-i temînât husûsuna muvahhirân Rusyalının parmağı girib taraf-ı saltanat-ı seniyyeden temînât verildikden sonra teşvîkât-ı ecânib ile Şeyh mûmâ-ileyhine tecâvüzât ve harekât-ı sâbıkasını tecrîd eyleyeceği ve bu halde devlet-i İraniyyenin tazmînât talebine kıyâm edeceği ve tabiî cânib-i bâb-ı âliden olunacak muhâlefet üzerine Rusya ve İngilterelinin İran tarafdarlığına kalkışacak ve bir tarafdan dahî el-yevm mevzu'-i bahs olan Ermenistan ve Kürdistan muhtâriyyet idârelerinin teşkîli sûretini iltizâm eyleyecekleri ve bir de Rusyalunun Türkmenler aleyhinde olan galebesi ve Göktepeyi istîlâ edib ileriye müteheyy'i-i hareket bulunması üzerine İngiltere tarafından kat'â bir şey denilememesi Asya için beynlerinde bir ittihâd olduğunu isbât eylediğinden Ekrâd meselesinde dahi Rusyalının İngiltere ile beraber ittifâkı his olunmuş çâkerlerini teminât-ı matlûbenin i'tâsından ziyâde Şeyh ve mahdûmlarının hudûddan hüsn-i sûretle te'bidleri ve tedâbir-i lâzıme-i sâirenin ittihâzı ile asâyîş-i mahalliyye ve hudûdiyyenin ikmâli ve bu sırada menâfi'miz cümlesinden olan bazı mevâdd ve şerâ'itin İrana kabûl etdirilmesi saltanat-ı seniyyece daha hayırlu olacağı cihetine meyl etdirmiş ise de gerek bu mes'ele hakkında bâb-ı âlînin efkâr ve mütâlaa-i âliyesini ve gerek ahvâl-i mahalliyyeyi fıkdân-ı talimât ve ma'lûmât cihetiyle bi-t-tab'iyle bilemediğinden efkâr-ı çâkerânemin ruhiyyet-i sevâb olub olmadığının temyîzi ârâ-yi sâibe-i mehâmm-perverilerine menûtdur üç gün mukaddem Tahrana muvâsalat eylemiş olan sipâh-sâlâr hazretleri vukû' bulan mülâkât-ı acizânemde Van ve Hakkari vilayetlerinde yalnız üç bin nefer kadar mevcûd asâkir-i nizâmiyye olub bu kadar kuvve-i askeriyye ile oraların muhâfaza-i asâyişi mümkün olamayacağından bahs ile beraber Şeyh mûma-ileyhin bulunduğu Şemdinân nâhiyesi ve ikâmetgâh-ı mahsûs olan Nevçe nâm-ı diğer Nehri karyesi asâkir-i şâhâneden hâlî ve hukuk ve nüfûz-ı hükûmet-i devlet-i âliye bu nâhiyede gayr-ı cârî olduğundan Şeyh mûma-ileyhin keyfe mâ yeşâ oralarda hükûmet ve hareket eylediği gibi civârda bulunan asâkir-i şâhâne mühimmât ve debo me'mûrlarını igfâl ile hükümet-i seniyyenin haber ve ıtlâ'ı olmaksızın oralardan ve hâricden esliha-i cedîde ve mühimmât tedârik ve iştirâsıyla meşgûl bulunduğunu söylemiş ve güyâ Şeyhin bulunduğu nâhiye ile mezkûr karye zîr-i idâre-i devlet-i âlîyede bulunmadığından devlet-i İraniyyenin oralara sevk-i asker eylemeğe hakkı olacağı zu'munda idigi revş-i hâl ve kâlinden his olunmuş ve şu mâde dahi ayrıca cây-i dikkat ve ehemmiyyet bulunmuş olduğundan keyfiyyeti hemân bâ-telgrâf Dördüncü Ordu-yı Hümâyûn müşîrriyyetiyle Van vilâyet-i celîlesine iş'âr eyledim. Herhâlde emr ü fermân hazret-i men leh-ül-emrindir.
7 Rebi'ülevvel 1298 / 26 Kânûn-ı Sânî 1296 ( 06- 02- 1881)
2.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Tahran sefâret-i seniyyesinden vârid olup melfûfuyla maan arz ve takdîm kılınan tahrîrât meâlinden muhât-ı ilm-i âlî buyurulacağı vechile Şeyh Ubeydullah Efendinin tedârikât-ı külliyye ile meşgûl olduğu gibi tarafeyn-i Kürdistânı ahâlî-yi İslâmiyye ve Hıristaniyyesini birleşdirerek muhafaza-i hukukları ser-riştesiyle îlân-ı âsi-yâne ve idâre-i muhtâriyyet talebine kıyâm eyleyeceği İran ve ecnebî me'mûrları tarafından rivâyet olunduğu cihetle bu havâdis geçenlerde leffen ve meâlen zarar-dîde olan ve olmak havfında bulunan ahâlî-yi İraniyyeyi pek ziyâde heyecâna getirib ahz-i sâr efkârı ta'mîm eylemek Şeyhin el-yevm hudûdda bulunması ezhân-ı umûmiyyeyi külliyyen tahrîş etmiş idiği ve Şâh hazretleri ise hasarât-ı vâkıadan bahsolunmayıb ve hatta Şeyhin teb'îdi husûsundan dahi sarf-ı nazar olunub yalnız bundan böyle tecâvüzâtdan keff-i yed edeceğinden mutmain olmak arzûsunda olarak te'mîn mâdesini sefâret-i seniyyeden musirr-âne taleb ettirmekde bulunmuş ve bu babda vüzerât-ı umûr-ı hâriciyyeden sûreti melfûf takrîr ile te'kîd ve istîcâli kılınmış olduğu ve eğer Şeyh ve tevâbi'nin ba'de mâ bir güne tecâvüzât ve ilkaâtte bulunmayacağı bizce muhakkak olup da te'mînat-ı matlûbe i'tâ edilebilmiş olsa işin politikaca olan ciheti resîde-i hitâm olmuş olacak ise de tahkikat-ı âhireye göre taleb-i te'mînat husûsuna muahheren Rusyalının parmağı girib taraf-ı saltanat-ı seniyyeden te'mînat verildikten sonra teşvîkât-ı ecânib ile Şeyh-i mûmâ-ileyhin yine tecâvüz ve harekâtı sâbıkasını tecdîd eyleyeceği ve bu hâlde devlet-i İraniyyenin tazmînât talebine kıyâm edeceği ve tabîî cânib-i bâb-ı âlîde olacak muhâlefet üzerine Rusya ve İngiltereli İran tarafdarlığına kalkışarak bir tarafdan dahi el-yevm mevzû'yu bahsolan Kürdistân ile Ermeni sâkin mahallerin muhtâriyet-i idârelerinin teşkîli sûretini iltizâm eyleyecekleri ve bir de Rusyalının Türkmenler aleyhinde olan galebesi ve Göktepeyi istilâ edip ileriye müteheyyi'-i hareket bulunması üzerine İngiltere tarafından kat'â bir şey denilmesi Asya için beynlerinde bir ittihâd bulunduğu isbât eylediğinden Ekrâd mes'elesinde dahi Rusyalının İngiltere ile ittifâkı his olunmuş matlûbenin i'tâsından ziyâde Şeyh ile mahdûmlarının hudûddan hüsn-i sûretle teb'îdleri ve tedâbîr-i sâirenin ittihâzı ile âsâyiş ve emniyyet-i mahalliye ve hudûdiyyenin ikmâli ve bu sırada menâfi-i devletten olan bazı mevadd ve şerâitin İrana kabûl ettirilmesi saltanat-ı seniyyece daha hayırlı olacağı gösterilmiş sefâret-i müşârün-ileyhin şu işârâtı meclis-i vükelâca verilen karârı müeyyid görünmüş olduğu gibi bu def'a Van vilâyetine gelen telgrafta dahi Şeyh tarafından Erciş ahâlî-yi umûmiyyesine yazılıb tutulan şukkada İrana tecâvüz-i ittifâk eden ahâlî-yi İslâmiyye ile beraber hareket olunmak üzere Mart âhirinde hazır bulunmaları ve devlet-i âliye ile Avrupa devletlerinin efkârı kendi efkârına muvafık bulunduğu i'lân olunub mûmâ-ileyh-i maa-t-taltîf icrâ edilen bunca teblîgat ve kendi tarafından yemîn ile verilen te'mînât üzerine şu i'lân-ı efkâr-ı sâbıka-i tecâvüz-kârânelerinden kat'â feragât etmediklerine delîl olduğundan ve eğerçi bizim taraf-ı aşâiriyyenin Şeyhin efkârına hizmet etmemeleri yolunda taahhüdât ve senedât-ı kuvviyyeye rabtolunmakta iseler de mûmâ-ileyhin efkâr-ı tecâvüziyyeden ferâgat etmeyeceği ve vakt-i hareket ve taarruzu takarrüb ettiği cihetle bunun vehâmet-i azîmesinden korkulduğundan istîzânı muâmeleye ibtidâr ve sür'atle cevâba intizâr olunduğu ve mezkûr şukka sûretinin posta ile gönderileceği ve keyfiyet-i taraf-ı müşîrîden Harbiye Nezâret-i celîlesine bildirildiği beyân olunmuş olacağından karâr-ı sâbık ma'rûze tatbîken tedâbîr-i lâzımeye teşebbüs olunması hakkında her ne vechile irâde-i seniyye-i hazret-i pâdişâhî şeref-sudûr buyuruyor ise muktezâ-yı âlîsi icrâ olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-veri terkîm olundu efendim.
Fi 18 Rebiülâhir 1298 / Fi 7 Mart1297 ( 19- 03- 1881)
BELGE 5
Belge No.: YA-RES 10/ 59
Belgenin Özeti
[Şeyh Ubeydullah'ın ikna edilerek İstanbul'a getirilmesi düşünüldüğünden bu konu Şeyh'e iletilmiştir. Gerçi Şeyh İstanbul'a geleceğini bildirmişse de niyetinin pek de gelmek olmadığı ve zaman kazanmak istediği düşünülmektedir. Çünkü Şeyh, Osmanlı Devleti'nin, kendisini, İran'a karşı yürüttüğü mücadelede desteklediği yolundaki neşriyatına devam etmektedir. Ancak Osmanlı Devleti bunun doğru olmadığını ilan edince, bazı aşiretler Şeyh'i desteklemekten vazgeçmişlerdir. Bu nedenle üzüntü içine girmiş olan Şeyh'in İran tarafına iltica edebileceği düşünülmektedir. Eğer böyle olursa İranlılar Şeyh'i Osmanlıya karşı kullanabilir düşüncesiyle, Şeyh'in bir an önce istemese de İstanbul'a getirilmesi ve bölgede ilanlar dağıtılarak, Şeyh'in yaptıklarının desteklenmediğinin herkese duyurulması kararı alınmıştır. Ayrıca Şeyh'in İran'a iltica etmesi durumu için İran sefaretiyle görüşülmesi ve Şeyh'in onlara ilticasını kabul etmeyecekleri konusunda garanti vermeleri aksi takdirde Şeyh konusunda Osmanlıya verdikleri şikayeti geri çekmeleri istenecektir.]
1.
Tezkîre-i Vekâlet Sûreti
Yaverân-ı hazret-i şehriyâriden Musulda bulunan mîr-livâ saâdetlü Ahmed Râtib Paşa tarafından Şeyh Ubeydullah Efendiye dâir meşhûdât ve istitlâât-ı husûsiyyesini hâvî atabe-i ulyâ-yı hazret-i mülûk-âneye arz ve takdîm olunup sûreti irsâl buyurulan telgrafnâmenin meclîs-i mahsûs-ı vükelâda bi-l-mütâlaa ol babda ittihâzı lâzım gelen tedâbir ve muâmelâtın kararlaştırılıb hâk-i pâyi şevket ihtivâ-yı(?) cenâb-ı padişahîye bâ-mazbata arz-ı irâde ve fermân buyurulduğunu manzur-ı tezkîre-i aliyye-i husûsiyyeleri ile mezkûr telgrafnâme mütâlaa ve sûret-i iş'âra göre îcâb-ı maslahat bilâ-taraf müzâkere olunarak ol babta kaleme alınan mazbata leffen arz ve takdîm kılınmakla icrâ-yı mîr-livâ hakkında her ne vechile irâde-i isâbet-âde cenâb-ı şehinşahî şeref-sünûh ve sudûr buyurulur ise icrâ-yı hükm-i celîline ibtidâr edileceği beyânıyla tezkîre-i senâ-verî terkîm olundu efendim.
18 Cemâziyelevvel 1298/4-6 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
Hâmiş Sûretidir
Resîde-i dest-i taazzim olan işbu tezkîre-i sâmiyye-i vekâlet-penâhîleriyle melfûf meclîs-i vükelâ mazbatası manzûr-ı maâli mevfûr cenâb-ı padişâhî buyurularak zikrolunan mazbatada arz ve istizân kılındığı vechile Şeyh Ubeydullah Efendi'nin dersaâdete celbinde olunacak icbâr üzerine şayed İranîlere ilticâ ederse kendisi himâye ile aleyhimizde istimâl olunmak esâsı dâiresinde İran sefâretiyle müzâkere edilmek üzere Hariciyye Nezâretine me'zûniyyet itâsı ve Şeyh'in neşriyâtını tekzîbe îcâb eden mevâki' hükümet-i seniyye nâmına olarak ilannâmeler dağıttırılmasının dâhi Dördüncü Ordu-yı Hümâyun-ı Müşîriyyet ve Van vilâyetine teblîği rehîn-i tensîb âlî-yi hazret-i padişâhî olmuş ve Şeyhin İranlıya dehâlet ve ilticâsını mani' olacak her güne tedâbir ve esbâbın tamamıyla ittihâz ve istihsâline bezl-i mesahi eylemesi zımnında müşîriyyet-i müşârün-ileyhâya teblîgât-ı ekberde ve katabe-i icrâsı dahi irâde ve fermân buyurulub mazbata-i mezkûre iâde kılınmış olmakla ol babda
20 Cemâziyelevvel 1298 / 8 Nisan 1297 ( 19- 04- 1881)
2.
MECLİS-İ VÜKELA MAZBATASI
Şeyh Ubeydullah Efendinin davetine dair şeref-sâdır olan emr ü fermân-ı hümâyuna hazret-i padîşâhî üzerine vâki'olan teşebbüsât ve istıtlââtına dair me'mûriyyet-i mahsûsa ile ol tarafda bulunan yâverân-ı sefâret-i şehriyariden Ahmet Ratib paşa cânibinden takdîm olunan telgrafnâme ol babda müteallik buyurulan irâde-i seniyye-i cenâb-ı padîşâhîye mutazammın tezkire-i husûsiyye ile bu günki meclis-i acizânemizde mütâlaa olunan telgrafnâme-i mezkûreyi hulâsa-i meâli Şeyh mûmâ-ileyh davet-i seniyyeye arz-ı memnûniyetle beraber bu babda hâk-i pây-ı âlîye bazı mahâzîr arz etmiş olduğundan yine azîmeti fermân buyrulur ise imtisâl edeceğini der-miyân etmekde ise de kendisi dersaadete azimet niyetinde olmayıb maneviyyâtını icrâ için vakit kazanmak fikrinde ve tehiyyât ve tecâvüzâta dair ilânât ve neşriyyâtını devlet-i âlîyyenin rey ve talimâtına isnad eylemekde olduğundan işbu davet-i seniyyenin bir dereceye kadar intişârıyla harekât ve ilânâtının hallaf-ı maraz-ı âli olduğu anlaşılmasıyla aşâirden birtakımı Şeyhinden yüz çevirib bu hâlden kendisi ye's ve fütûre düşmüş olduğu ve Kürdistandan ayrılması işine gelmeyeceğinden İranîler ile bi-l-muhâbere temîn edilir ise İrana ilticâ edeceği mütâlaasına göre şimdiden bu cihetin taht-ı te'mînât-ı resmiyyeye alınması lüzûmunu havî idiginden iktizâ-yi hâli bilâ-taraf müzâkere edildi. Şeyhin teşebbüsât ve tahrîkâtından İraniler ile beraber Rusyalılar dahi şikâyet ederek devlet-i âlîyyece bir tedbîr-i ittihâz olunmadığı hâlde Şeyhi takîbe mecbûr olacaklarını resmen ifâde etmekde bulunmuş ve Şeyh mûmâ-ileyh dahi her nasılsa igfâlâta kaymış olduğundan şu aralık bir münâsib sûretle oradan kaldırılmış şikâbât ve müdâhilâtın önü alması maksadına ve davet-i seniyye dahi bu mütâlaa üzerine meclis-i acizânemizce verilen karara mütebenni olub ancak şeyhin rızâsıyla dersaâdete azîmet etmeyeceği anlaşılmış ve icbâr edilecek olur ise İranîlere ilticâ etmesi melhuz olub ol halde İranîlerin Şeyhi bizim aleyhimizde istimaal ve şimdi İranîlerin etdiği şikâyet bize intikâl eyleyeceği mütâlaasına binâen ol emirde İran sefâretiyle müzâkere edilmesi lâzıme-i hâlden görünmüşdür. Çünkü Şeyh mûmâ-ileyhin oradan kaldırılmasına esâsen İranîler tarafından vukû' bulan şikâyet üzerine teşebbüs edilmiş olduğu cihetle kendisinin icbârı halinde onlara ilticâ edecek olur ise kabûl etmeyeceklerini İranilerin resmen te'mîn etmeleri ve buna muvafakât etmezler ise şikâyetden vazgeçmeleri lazım geleceği gibi İranîler tarafından böyle bir te'mînât verildiği takdîrde dahi Şeyhin behe-mahal oradan kaldırılması zarûri olarak bu cihetinin İranîlerden alınacak cevab üzerine icrâ-yı icâbe ve Şeyh mûmâ-ileyh harekâtını devlet-i âlîyyenin rızâsına isnâd ile aşâiri igfâl eylemekde olduğundan bu neşriyyâtın muvâfık neffi ol emr olmadığını işidenler kendisinden yüz çevirmekde olduğu gibi geçende meclis-i acizânemiz kararıyla güşîde olunan telgrafname üzerine neşriyyât-ı mezkûre Dördüncü Ordu-yı Hümâyun müşirriyeti ve Van vilâyeti cânibinden tekzîb etdirilmiş idiginden bu sûretin her tarafca ilânıyla Şeyhin igfâl ettigi aşâiriyle aralarına tefrîk düşürülmüş tezkîr ve tensîb kılınmış olmağla rehin-i tasvib-i alî buyurulduğu hâlde şu esâsı dairesinde İran sefâretiyle müzâkere edilmek üzere Harbiyye Nezâretine mezûniyyet itâsıyla Şeyhin neşriyyâtını tekzîben icâb eden muvâkıa hükûmet-i seniyye nâmına olarak ilân-nâmeler dağıdılmasına dahi müşîriyyet ve vilâyet müşarün-ileyhimâya teblîği bâbında ve kât'iyye-i ahvâlde emr ü fermân hazret-i veliyy-ül-emr efendimizindir.
18 Cemâziyelevvel 1298 / 5 Nisan 1297 ( 17- 04- 1881)
Notlar:
* Bu yazı; Vesta Dergisi, Sayı 6, Yıl 2006'da yayımlanmıştır.
[1] Celile Celil, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması (İstanbul: Pêrî Yayınları, 1998).
[2] Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Gelişimi (İstanbul: İletişim Yayınları, 1999).
[3] Martin von Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 341, ayrıca a.g.e. s. 268 ve devamı.
[4] Martin von Bruinessen, a.g.e., s. 341-342.
[5] Martin von Bruinessen, a.g.e., s. 347.
[6] Wadie Jwaideh, a.g.e., s. 144.
[7] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, T.T.K Yayınları, Ankara 1988, Cilt 8, sayfa 76; François Georgen, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (İstanbul: Cem Yayınevi, 1995), Cilt 2, s. 145.
[8] Celile Celil, a.g.e., s. 55.
[9] Bu söylentinin güçlenmesine neden olan en önemli şey Berlin Antlaşması'na konulan bir maddedir. Antlaşmanın 61. Maddesine göre; "Bab-ı âli Ermenilerin sakin oldukları eyâletlerde ihtiyâcât-ı mahalliyenin îcâb ettiği ıslâhat ve tanzimâtı bilâ-tehir ihrâ ve Ermenilerin emniyetini Kürdler ve Çerkeslerden muhâfaza edeceğini tehid eder."
[10] İran'a karşı yürütülen mücadeleye dini bir nitelik de kazandırıldığına dair bakınız; BOA, YA-HUS 167/42 (Belge 3).
[11] Celile Celil, a.g.e., s. 90 ve devamı.
[12] Bu konuda bakınız; W. Jwaideh, a.g.e., s. 162 ve devamı.
[13] Bakınız; BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi),YA-RES ( Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Resmi Maruzat Evrakı) 5/17 (Belge 1).
[14] Bakınız; BOA, YA-RES 9/23; YA-HUS (Yıldız Sarayı Arşivi Sadaret Hususi Maruzat Evrakı) 167/42; YA-RES 10/12; YA-RES 10/59. (Belge 2-3-4-5)
[15] Bakınız BOA, YA-RES 8/23. (Bu belgeyi ve isyanla ilgili diğer Osmanlı belgelerini, hazırlamakta olduğumuz daha geniş kapsamlı bir çalışmada okuyucuya sunacağız.)
[16] Celile Celil, a.g.e., s. 113.
[17] Rus Devlet Arşivi belgelerinden aktaran Celile Celil, a.g.e., s. 114.
Subscribe to:
Posts (Atom)